Âhiret
gibi dünya saadeti dahi ibadette
ve Allah’a asker olmaktadır. Öyleyse biz daima “Elhamdü lillâhi ale’t-tâati
ve’t-tevfîk”[1]
demeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.
(Sözler sh: 19)
*******
Allah’a
abd ve asker olmak öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez. Vazife ise,
yalnız bir asker gibi, Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla
vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı.
Kusur etse, istiğfar etmeli.
“Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek[2]
zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmin” demeli ve Ona yalvarmalı.
(Sözler sh: 29)
*******
Her
kim hayat-ı fâniyeyi esas maksat yapsa, zahiren[3]
bir cennet içinde olsa da, mânen cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bâkıyeye
ciddî müteveccih[4]
ise, saadet-i dâreyne[5]
mazhardır.
Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da, dünyasını Cennetin intizar[6]
salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder.
(Sözler sh: 39)
*******
İbadetin
mânâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde[7]
abd kendi kusurunu ve acz ve fakrını[8]
görüp kemâl-i Rububiyetin[9]
ve kudret-i Samedâniyenin[10]
ve rahmet‑i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
(Sözler sh: 41)
*******
Bu
dünya dahi kendi için değil. Kendi kendine de bu sureti alması muhaldir.[11]
Belki, kafile-i mahlûkatın gelip konmak ve göçmek için dolup boşanan, hikmetle
yapılmış bir misafirhanesidir.
(Sözler sh: 74)
*******
Şu
dünyadaki tezyinat,[12]
yalnız
telezzüz veya
tenezzüh[13]
için
değil. Çünkü
bir zaman
lezzet verse,
firakıyla[14]
birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştahını açar, fakat doyurmaz. Çünkü ya
onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır; doymaya kâfi değil. Demek kıymeti
yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat ibret içindir, şükür içindir. Usul-ü
daimîsine[15]
teşvik içindir; başka, gayet ulvî gayeler içindir.
(Sözler sh: 74)
*******
Şu
dünyadaki müzeyyenat[16]
ise,
Cennette ehl-i iman için rahmet-i Rahmân ile iddihar[17]
olunan nimetlerin nümuneleri, suretleri hükmündedir.
(Sözler sh: 75)
*******
Dünyanın
lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru dairedeki keyfe
iktifa ediniz.[18]
O keyfinize kâfidir.
(Sözler sh: 144)
*******
Dünya
ve âhirette ebedî ve daimî süruru[19]
isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) kendine rehber
etmek gerektir.
(Sözler sh: 144)
*******
Sizdeki
gençlik kat’iyen gidecek. Eğer siz daire‑i meşruada[20]
kalmazsanız, o gençlik zayi olup, başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem
âhirette, kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek. Eğer
terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve
namusluluk ve taatte[21]
sarf etseniz, o gençlik mânen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına
sebep olacak.
(Sözler sh: 145)
*******
Hayat
ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse, hayat, zahirî ve
kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade
elemler, hüzünler, kederler verir.
(Sözler sh: 145)
*******
Hayatın
lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle
zinetlendiriniz[22]
ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.
(Sözler sh: 146)
*******
Hakikî
zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır
ve iman hakikatleri dairesinde bulunur.
(Sözler sh: 150)
*******
O’nu
tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan, saraylarda
da olsa zindandadır, bedbahttır.
(Sözler sh: 159)
*******
Ey
nefsim!
Deme, “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış. Herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş
eder,[23]
derd-i maişetle[24]
sarhoştur.”
Çünkü ölüm değişmiyor.
Firak,[25]
bekaya[26]
kalb olup[27]
başkalaşmıyor.
Acz-i beşerî[28],
fakr-ı insanî[29]
değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peydâ ediyor.
Hem deme, “Ben de herkes gibiyim.”
Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder.
Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında
pek esassızdır.
Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle
baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz
kalabilirsin?
(Sözler sh: 170)
*******
Bu
dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dar-ı teklif ve mücahededir.[30]
İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki, hakikatler perdeli kalıp, ta müsabaka ve
mücahede ile Ebu Bekir’ler âlâ-yı illiyyîne[31]
çıksınlar ve Ebu Cehil’ler esfel-i sâfilîne[32]
girsinler.
(Sözler sh: 172)
*******
Fâniyim,
fâni olanı istemem.
Âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâki[33]
isterim.
Zerreyim, fakat bir şems-i sermed[34]
isterim.
Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim.
(Sözler sh: 221)
*******
Ey
insan! Şu kâinattan maksad-ı âlâ,[35]
tezahür-ü Rububiyete[36]
karşı, ubudiyet-i külliye-i insaniyedir.[37]
Ve insanın gaye-i aksâsı,[38]
o ubudiyete ulûm ve kemâlâtla yetişmektir.
(Sözler sh: 264)
*******
Acaba
sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?
Sen istidat[39]
cihetiyle bütün hayvânâtın fevkinde[40]
olduğunu ve hayat-ı dünyeviyenin levâzımâtını tedarikte iktidar cihetiyle bir
serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun.
Bundan neden anlamıyorsun ki, vazife-i asliyen hayvan gibi çabalamak değil,
belki hakikî bir insan gibi hakikî bir hayat‑ı daime için sa’y[41]
etmektir?
(Sözler sh: 271)
*******
İnsan
bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül[42]
etmek için gelmiştir. Mahiyet[43]
ve istidat[44]
itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin[45]
esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır[46]
ve onun üssü’l-esası[47]
da iman‑ı billâhtır.[48]
(Sözler sh: 316)
*******
Dua
eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini[49]
işitir, herşeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine
merhamet eder, fakrına medet eder.
(Sözler sh: 318)
*******
Şu
mevcudatın âli bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar
mektubât-ı Rabbâniye[50]
ve merâyâ-yı Sübhâniye[51]
ve memurîn-i İlâhiyedirler.[52]
(Sözler sh: 320)
*******
Programımız
budur ki: Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır; ve vazifesi
çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levâzımâtı
tedarik etmekle mükelleftir. En ehem[53]
ve en elzem[54]
işler takdim[55]
edilecektir.
(Sözler sh: 266)
*******
Hakikî
terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin[56]
hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir
vazife-i ubudiyetle[57]
meşgul olmaktadır.
Yoksa, ehl-i dalâletin terakki[58]
zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin
her çeşitlerini, hattâ en süflîsini[59]
tatmak için bütün letâifini[60]
ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye[61]
musahhar edip[62]
yardımcı verse, o terakki[63]
değil, sukuttur.[64]
(Sözler sh: 322)
*******
Evet,
insana verilen bütün cihâzât-ı acîbe,[65]
bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı
bâkiye için verilmişler.
(Sözler sh: 324)
*******
Şöyle
bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makasıda[66]
müteveccih[67]
vezâifini[68]
görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubudiyet suretinde ilân etmek; ve küllî nazarıyla[69]
mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek; ve nimetler içinde
imdâdât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek; ve masnuatta[70]
kudret-i Rabbâniyenin mucizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür
etmektir.
(Sözler sh: 325)
*******
İnsanın
helâl sa’yiyle,[71]
meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir; harama girmeye
ihtiyaç bırakmaz.
(Sözler sh: 327)
*******
Sen
eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne[72]
düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne[73]
çıkar, kâinatın bir güzel takvimi[74]
olursun.
(Sözler sh: 328)
*******
Dünyanın
iki yüzü var, belki üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın Esmâsının aynalarıdır.
Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe[75]
bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî[76]
olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır.
(Sözler sh: 346)
*******
Semâvat
ve arzın Mâlik-i Zülcelâli ve dünya ve âhiretin Bâni-i Zülcemâli olan
Rabbü’l-Âlemîn—değil ihtiyaç için, çünkü herşeyin Hâlıkı[77]
O’dur; belki izzet ve azamet ve rububiyetin şuûnâtı[78]
gibi bazı hikmetler için—şu kâinat sarayında, şu daire-i esbab[79]
içinde, hem melâikeyi, hem hayvânâtı, hem cemâdat ve nebâtâtı,[80]
hem insanları istihdam ediyor, onlara ibadet ettiriyor.
(Sözler sh: 352)
*******
Fâtır-ı
Hakîm[81]
ve Kadîr-i Alîm, kemâl-i intizamla,[82]
herşeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gayelere tevcih[83]
etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihat[84]
yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor.
Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı,[85]
tesadüfü,[86]
abesiyeti,[87]
dalâleti[88]
karıştırma, çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma.
(Sözler sh: 357)
*******
Muhabbet[89]
şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır,[90]
hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi bir meyvesi
olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan
kalbine derc edilmiştir.[91]
İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi
olabilir.
(Sözler sh: 358)
*******
Ey
nefis! Ubudiyet,[92]
mukaddeme‑i mükâfat-ı lâhika[93]
değil, belki netice-i nimet‑i sabıkadır.[94]
Evet, biz ücretimizi almışız; ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız.
(Sözler sh: 360)
*******
Ey
nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî[95]
istersen; ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faydalı görmek istersen; ve
âdetini ibadete ve gafletini huzura kalb etmeyi[96]
seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ et.
Çünkü, bir muamele-i şer’iyeye[97]
tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor, bir nevi ibadet oluyor,
uhrevî çok meyveler veriyor.
(Sözler sh: 362)
*******
Sâni-i
Hakîm,[98]
insanın eline, emanet olarak, rububiyetinin sıfât[99]
ve şuûnâtının[100]
hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârat ve nümuneleri câmi bir ene[101]
vermiştir—tâ ki, o ene bir vahid-i kıyasî[102]
olup, evsaf-ı Rububiyet[103]
ve şuûnât-ı Ulûhiyet[104]
bilinsin.
(Sözler sh: 536)
*******
Ahlâk‑ı
İlâhiye[105]
ile muttasıf[106]
olup Cenâb-ı Hakka mütezellilâne[107]
teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd olunuz.
(Sözler sh: 541)
*******
İhtiyarın
cüz’î ise, kendi Mâlikinin irade-i külliyesine[108]
işini bırak.
İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlakın kudretine itimat et.
Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşün.
Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, merak etme.
Fikrin sönük ise, Kur’ân’ın güneşi altına gir, imanın nuruyla bak ki, yıldız
böceği olan fikrin yerine herbir âyet-i Kur’ân birer yıldız
misilli sana ışık verir.
Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihayetsiz bir sevap ve hadsiz bir rahmet
seni bekliyor.
Hem hadsiz arzuların, makasıdın varsa, onları düşünüp muztarip olma.
Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır ve onları veren de
başkadır.
(Sözler sh: 635)
*******
Dünyada
gençliğe muhabbet, yani ibadette gençlik kuvvetini sarfetmenin neticesi: Dâr-ı
saadette[109]
ebedî bir gençliktir.
(Sözler sh: 648)
*******
İman
ve muhabbetullahın neticesi, ehl-i keşif ve tahkikin[110]
ittifakıyla, dünyanın bin sene hayat-ı mes’udânesi[111]
bir saatine değmeyen Cennet hayatı; ve Cennet hayatının dahi bin senesi bir saat
müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemal ve kemal sahibi olan Zât‑ı
Zülcelâlin müşahedesi, rüyetidir.[112]
(Sözler sh: 650)
*******
Ey
kendini insan bilen insan!
Kendini oku...
Yoksa hayvan ve camid[113]
hükmünde insan olmak ihtimali var!
(Sözler sh: 687)
*******
Hakiki
bütün elem dalalette,[114]
bütün lezzet imandadır.
(Sözler sh: 740)
*******
Kâinatta
en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır.
(Sözler sh: 748)
*******
Kâinattaki
zevâl, firak ve adem[115]
zâhiridir.[116]
Hakikatta firak yok, visâl[117]
var. Zevâl ve adem yok, teceddüd[118]
var. Ve kâinatta herşey, bir nevi bekaya mazhardır. Ölüm, bu âlem-i fâniden
âlem-i bâkiye gitmektir. Ölüm, ehl-i hidâyet ve ehl-i Kur’ân için, öteki âleme
gitmiş eski dost ve ahbaplarına kavuşmaya vesiledir. Hem hakikî vatanlarına
girmeye vâsıtadır. Hem zindan‑ı dünyadan, bostan-ı cinâna[119]
bir dâvettir. Hem, Rahman-ı Rahîmin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı
ücret[120]
etmeye bir nöbettir. Hem vazife-i hayat külfetinden[121]
bir terhistir. Hem ubûdiyet ve imtihanın tâlim ve tâlimâtından[122]
bir paydostur. Azrail Aleyhisselâm bugün gelse, hoş geldin, safâ geldin diye
gülerek karşılayacağım.
(Sözler sh: 765)
*******
İnsan,
acz ve fakrını[123]
anlamakla, tam Müslüman ve abd olur.
(Sözler sh: 765)
*******
Herkesin
bütün saadetleri, bir Rabb-ı Rahîm’e olan teslimiyete bağlıdır.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 52)
*******
Ancak
Onun kudretiyle, iradesiyle her müşkül hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve
Onun zikriyle kalbler mutmain[124]
olurlar. Binaenaleyh, necat ve halâs[125]
ancak Allah’a ilticayla[126]
olur.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 58)
*******
İ’lem
eyyühe’l-aziz![127]
Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve ziynetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve Mevlâmızı
bilmediğimiz takdirde Cennet olsa bile Cehennemdir.
Evet, öyle gördüm ve öyle de zevk ettim. Bilhassa, şefkatin[128]
ateşini söndürecek mârifetullahtan[129]
başka birşey var mıdır? Evet, marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine
iştah olmadığı gibi, Cennete bile iştiyak[130]
geri kalır.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 104)
*******
İ’lem
eyyühe’l-aziz![131]
Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim
Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise, bütün
eşyayı terk ve herşeyin Ondan olduğunu ve Ona rücû[132]
ettiğini bilmekle olur.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 107)
*******
Evet,
Allah’a abd ve hizmetkâr olana herşey hizmetkâr olur. Bu da, herşey Allah’ın
mülk ve malı olduğunu iman ve iz’an[133]
ile olur.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 110)
*******
Ferşten
Arşa,[134]
ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duadır.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 110)
*******
Bu
küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir.
Ancak insanlar, amele gibi o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve
tezyinatında[135]
çalışırlar. Eğer küre-i arzın haricinden yabancı birisi gelip misafirhanenin
bir mucize ve harika olduğuna ve insanların da âciz, fakir, muhtaç olduklarına
dikkat ederse, bu insanlar bu binaya sahip ve sâni[136]
olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle harika bir masnûun[137]
Sânii de muciznümâ[138]
olduğuna kat’iyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezelînin
makasıdına[139]
çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden mâadâ bu binadan
birşeye mâlik ve sahip olmadıklarına tekraren hükmedecektir.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 113)
*******
Sen
burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse,
beraberce getiremediği birşeye kalbini bağlamaz.
Bu menzilden[140]
ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fâni dünyadan da
çıkacaksın. Öyleyse, aziz[141]
olarak çıkmaya çalış. Vücudunu[142]
Mûcidine[143]
feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 119)
*******
Dünyanın
âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi[144]
terk etmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin
terkiyle olur. Veya şekavettir.[145]
Ölüm ve idam intizarında[146]
bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir
mi?
(Mesnevî-i Nuriye sh: 119)
*******
Şu
esâsata dikkat lâzımdır:
1. Allah’a abd olana herşey musahhardır.[147]
Olmayana herşey düşmandır.
2. Herşey kaderle takdir edilmiştir. Kısmetine râzı ol ki, rahat edesin.
3. Mülk Allah’ındır; sende emaneten duruyor. O emaneti ibka[148]
edip senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccânen[149]
zâil[150]
olur, gider.
4. Devam olmayan birşeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin.[151]
Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu şekl-i hâzırı da
zâildir. Bunlar saniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale
gidiyorlar.
5. Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada
bıraktığın eserlere de kıymet verme.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 129)
*******
İ’lem
eyyühe’l-aziz!
Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir.
Allah, Kâmil-i Mutlak olduğundan, lizatihî[152]
mahbubdur.[153]
Allah, Mûcid, Vâcibü’l-Vücud olduğundan kurbiyetinde[154]
vücut nurları, bu’diyetinde[155]
adem zulmetleri[156]
vardır.
Allah, melce ve mencedir.[157]
Kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce
ve mence[158]
odur.
Allah Bâkîdir; âlemin bekası ancak Onun bekasıyladır.
Allah Mâliktir; sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor.
Allah, Ganiyy-i Muğnîdir; herşeyin anahtarı Ondadır.
Bir insan Allah’a hâlis bir abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü
gibi olur.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklı başında olan
insan, ne dünya umurundan[159]
kazandığına mesrur[160]
ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz.[161]
Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak,
ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası
beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun[162]
etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza,[163]
ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni
ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok.
Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!
(Mesnevî-i Nuriye sh: 130)
*******
Ey
insan! Senin önünde iki yol var. Birisinden gitsen, kâinatın esfel-i sâfilînine[164]
gidersin. Diğer yoldan gidersen, âlâ-yı illiyyîn-i[165]
şerefe çıkabilirsin.
(Mesnevî-i Nuriye sh: ?)
*******
Ey
insan! Senin elinde olan hayatın ve vücudun ve nefsin ve malın emanettir. Onlar,
herşeye kadîr ve herşeye alîm bir Mâlik-i Kerîmin mülküdür. O Mâlik-i Kerîm ve
Rahîm, kemal-i kereminden, sende emanet olan kendi mülkünü senden satın almak
istiyor. Tâ senin için muhafaza etsin. Senin elinde beyhude zâyi olmasın.
Sonunda, sana büyük fayda versin. Sen bir memursun, asker gibi muvazzafsın.[166]
Öyleyse, onun namıyla çalış, onun hesabıyla sa’y et. Muhtaç olduğun bütün
şeyleri sana bahşeden ve rızkını veren, muktedir olmadığın şeylerden seni
hıfzeden Odur. Senin gaye-i hayatın,
Mâbudun tecelliyatına[167]
ve esmâ[168]
ve şuûnâtına[169]
mazhariyettir.[170]
(Mesnevî-i Nuriye sh: 157)
*******
Senin
iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut,[171]
ömrünün günleri mâdud[172]
ve herşeyin fânidir. Öyleyse, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki,
fâni olmasın. Bâki şeylere sarf et ki, bâki kalsın.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 182)
*******
Ey
devamı isteyen nefis! Daimî olan bir Zâtın zikrine devam eyle ki, devam bulasın.
O’ndan nur al ki sönmeyesin. O’nun cevherine[173]
sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın. O’nun nesim-i zikrine[174]
beden ol ki, hayattar olasın. Esmâ-i İlâhiyeden birisinin hayt-ı şuasıyla[175]
temessük et ki,[176]
adem deryâsına[177]
düşmeyesin.
Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhafaza eden Zât-ı Kayyûma[178]
dayan. Senin mevcudiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parça O’nun uhdesindedir.[179]
Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da O’nun hazinesine at
ki rahat olasın.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 184)
*******
Arslan
gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa, iftiras[180]
ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve
kavunun, meselâ, letafetine[181]
dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezâlik, insanın da
istidadına bakılırsa, vazife-i fıtriyesinin[182]
ubudiyet olduğu anlaşıldığı gibi, ruhânî ulviyyetine[183]
ve ebediyete olan derece-i iştiyakına[184]
da dikkat edilirse, en evvel insan bu
âlemden daha lâtif bir âlemde ruhen yaratılmış da teçhizat almak üzere
muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 186)
*******
İ’lem
eyyühe’l-aziz! Yarın seni zillet ve rezaletlere mâruz bırakmakla terk edecek
olan dünyanın sefahetini bugün kemal-i izzet ve şerefle terk edersen, pek aziz
ve yüksek olursun. Çünkü, o seni terk etmeden evvel sen onu terk edersen,
hayrını alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaziyet mâkûse[185]
olursa, kaziye de mâkûse[186]
olur.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 188)
*******
İnsanın
en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve
istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde
veya haricinde görmekte olduğu in’amlar lisanıyla, sonra mahlûkatın yapmakta
oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sânii hamd ü senâ etmektir.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 206)
*******
İnsanın
Allah’a karşı ubudiyet,[187]
vazifesidir. Terk-i kebâir,[188]
takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 224)
*******
Cenâb-ı
Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden neyi kazanır?”; yani, “Onu bulan
herşeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur.
(Mektubat sh: 26)
*******
Şu
dünya hayatında en bahtiyar odur ki,
dünyayı bir misafirhane-i askerî telâkki etsin ve öyle de iz’an[189]
etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan
mertebe-i rızâyı[190]
çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimî bir elmasın fiyatını
vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.
(Mektubat sh: 33)
*******
Kömür
gibi olan ervâh-ı sâfileyi,[191]
elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden[192]
temyiz ve tefrik[193]
için,
şeytanların hilkatiyle[194]
ve sırr-ı teklif ve ba’s-ı enbiya[195]
ile,
bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve
müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan
istidatlar beraber kalacaktı. Âlâ-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık’ın ruhu,
esfel-i sâfilîndeki Ebu Cehil’in ruhuyla bir seviyede kalacaktı.
(Mektubat sh: 44)
*******
İşte,
nev-i beşer, bi’set-i enbiya ile, sırr-ı teklif[196]
ile, mücahede ile, şeytanlarla muharebe ile kazandıkları yüz binlerle enbiya ve
milyonlarla evliya ve milyarlarla asfiya gibi âlem-i insaniyetin güneşleri,
ayları ve yıldızları mukabilinde, kemiyetçe kesretli,[197]
keyfiyetçe[198]
ehemmiyetsiz hayvânât-ı muzırra[199]
nev’inden olan küffârı ve münafıkları kaybetti.
(Mektubat sh: 44)
*******
Ben
nefsimi tebrie[200]
etmiyorum. Nefsim her fenalığı ister. Fakat
şu fâni dünyada, şu muvakkat misafirhanede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir
ömürde, az bir lezzet için, ebedî, daimî hayatını ve saadet-i ebediyesini berbat
etmek, ehl-i aklın kârı değil. Ehl-i aklın ve zîşuurun kârı olmadığından,
nefs-i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur.
(Mektubat sh: 68)
*******
Dünya
madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler
çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır.
Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm
ve Kerîm bir müdebbiri[201]
var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem
[202]
“Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez.” (Bakara Sûresi, 2:286)
Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya
feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni[205]
şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane
sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i
ebediyeye girsin.
(Mektubat sh: 71)
*******
Kat’iyen
bil ki, hilkatin[206]
en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır.[207]
Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh
içindeki marifetullahtır. Cin ve
insin[208]
en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki
muhabbetullahtır.[209]
Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o
muhabbetullah içindeki lezzet-i
ruhaniyedir.
Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur[210]
ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır.
Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı
tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara,[211]
ya bilkuvve veya bilfiil[212]
mazhardır.
Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama[213]
mânen ve maddeten müptelâ[214]
olur.
Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta,
sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da
olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada,
insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan[215]
olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine
iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh[216]
dünya, bir tenezzühgâha[217]
döner ve bir ticaretgâh olur.
(Mektubat sh: 222)
*******
Şu
kâinatın zîşuuru[218]
ve en mükemmel meyvesi ve neticesi ve gayesi, insandır.
(Mektubat sh: 237)
*******
En
hayırlı genç odur ki, ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik
hevesâtına[219]
esir olmayıp gaflette boğulmayandır.
Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki, gaflette ve hevesatta gençlere benzemek
ister, çocukçasına hevesât-ı nefsâniyeye tâbi olur.
(Mektubat sh: 282)
*******
Dost
istersen Allah yeter.
Evet, O dost ise herşey dosttur.
Yârân istersen Kur’ân yeter.
Evet, ondaki enbiya ve melâike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını[220]
seyredip ünsiyet eder.
Mal istersen kanaat yeter.
Evet, kanaat eden iktisat eder; iktisat eden bereket bulur.
Düşman istersen nefis yeter.
Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı
bulur, rahmete gider.
Nasihat istersen ölüm yeter.
Evet, ölümü düşünen, hubb-u dünyadan[221]
kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır.
(Mektubat sh: 282)
*******
Kabrin
arkası için çalışınız, hakikî saadet ve lezzet ondadır.
(Mektubat sh: 283)
*******
Hâlık-ı
Rahmanın, ibâdından istediği en mühim iş şükürdür. Furkan-ı Hakîmde gayet
ehemmiyetle şükre davet eder.
(Mektubat sh: 364)
*******
Ramazan-ı
Şerif, bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta, bâki bir ömür ve
uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder,[222]
kazandırır.
(Mektubat sh: 402)
*******
Saadet-i
dâreyn[223]
ve elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet[224]
ve hakikî zevk ve ciddî saadet, iman ve İslâmiyetin hakikatindedir.
(Mektubat sh: 456)
*******
Hakikî
mü’min ve tam bir Müslüman olmak; yani, yalnız surî[225]
değil, belki hakikat-i imanı ve hakikat-i İslâmı kazanmak; yani, şu kâinat
içinde ve bir cihette kâinat mümessili[226]
olarak, doğrudan doğruya kâinatın Hâlık-ı Zülcelâline abd olmak ve muhatap olmak
ve dost olmak ve halil olmak ve ayna olmak ve ahsen-i takvimde[227]
olduğunu göstermekle, benî Âdemin melâikeye rüçhaniyetini[228]
ispat etmek ve şeriatın imanî ve amelî cenahlarıyla[229]
makamât-ı âliyede uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o
saadete girmektir.
(Mektubat sh: 457)
*******
Şu
dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve
mükâfat yeri değildir.
(Lem’alar sh: 10)
*******
Ey
insanlar! Fâni, kısa, faydasız ömrünüzü bâki,[230]
uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin
iktizasıdır;[231]
Bâkî-i Hakikînin[232]
yoluna sarf ediniz.
(Lem’alar sh: 17)
*******
Allah
için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh,[233]
lieclillâh[234]
rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler
hükmüne geçer.
(Lem’alar sh: 17)
*******
İnsan
çendan[235]
fânidir; fakat beka için halk edilmiş ve bâki bir Zâtın[236]
ayinesi olarak yaratılmış ve bâki meyveleri verecek işleri görmekle tavzif
edilmiş ve bâki bir Zâtın bâki esmâsının cilvelerine ve nakışlarına medar
olacak bir suret verilmiştir. Öyleyse, böyle bir insanın hakikî vazifesi ve
saadeti, bütün cihazatı ve istidadatıyla o Bâkî-i Sermedînin daire-i
marziyâtında[237]
esmâsına yapışıp, ebed yolunda o Bâkîye müteveccih[238]
olup gitmektir.
(Lem’alar sh: 18)
*******
Sünnet-i
Seniyye, saadet-i dâreynin[239]
temel taşıdır ve kemâlâtın madeni ve menbaıdır.
(Lem’alar sh: 56)
*******
Allah’a
(celle celâluhu) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı
seversiniz; Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın
sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir.[240]
Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı
seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.
(Lem’alar sh: 57)
*******
Demek
oluyor ki, insan için en mühim, âli maksat,[241]
Cenâb-ı Hakkın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki,
o matlab-ı âlânın[242]
yolu Habibullaha ittibâdır[243]
ve Sünnet-i Seniyyesine iktidâdır.[244]
(Lem’alar sh: 57)
*******
İnsan
bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen
gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta[245]
yuvarlanması şahittir.
(Lem’alar sh: 206)
*******
İnsan
bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safâ ile ömür geçirmek için
gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile,
ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen
sermaye de ömürdür.
(Lem’alar sh: 206)
*******
Lâyemut[246]
değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün,
kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.
(Lem’alar sh: 206)
*******
Bu
hayat madem kâinatın en büyük neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymettar
meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinat kadar büyük bir gayesi, azametli bir
neticesi bulunmak gerektir. Çünkü ağacın neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de
çekirdeği vasıtasıyla neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet,
bu hayatın gayesi[247]
ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı
Hayy ve Muhyîye[248]
karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir
ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi,
kâinatın gayesidir.
Ve bundan anla ki, bu hayatın gayesini
“rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir”
diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok
kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf ve
tahkir edip[249]
dehşetli bir küfran-ı nimet[250]
ederler.
(Lem’alar sh: 330)
*******
Mevcudatın
icadındaki[251]
en mühim makasad‑ı Rabbâniye, kendini zîşuurlara[252]
tanıttırmak ve sevdirmek ve medhü senâsını ettirmek ve minnettarlıklarını
kendine celb etmektir.
(Şualar sh: 21)
*******
İnsanın
bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ı Kâinatı tanımak ve Ona iman
edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı[253]
ve fariza-i zimmeti,[254]
mârifetullah ve iman-ı billâhtır ve iz’an ve yakîn[255]
ile vücudunu[256]
ve vahdetini[257]
tasdik etmektir.
(Şualar sh: 100)
*******
O’nu
tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan saraylarda da
olsa zindandadır, bedbahttır.
(Şualar sh: 208)
*******
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
[1]
Bize taat ve muvaffakiyet nasip eden Allah’a hamd olsun.
[2]
canımızı almak
[3]
görünüşte
[4]
yönelmişse
[5]
iki dünya
mutluluğuna
[6]
bekleme
[7]
Allah’a ibadet edilen yerde
[8]
güçsüzlüğünü ve ihtiyacını
[9]
Cenab-ı
Hakkın bütün kainatı idaresinin mükemmelliğinin
[10]
nihayetsiz kudretinin
[11]
imkansızdır
[12]
süsler, ziynetler, nimetler, güzellikler
[13]
lezzet almak veya gezmek
[14]
ayrılığıyla
[15]
daimi asıllarına
[16]
süslemeler
[17]
biriktirilen
[18]
yeterli görünüz
[19]
sevinci
[20]
dinin
emir ve yasaklarında
[21]
emredilene uymakta
[22]
farzlarla güzelleştiriniz
[23]
taparcasına sever
[24]
geçim derdiyle
[25]
ayrılık
[26]
ebedilik
[27]
değişmek
[28]
insanın güçsüzlüğü
[29]
çok şeye ihtiyaçlı olması
[30]
sorumluluk ve cihad yeri
[31]
üstün dereceye
[32]
aşağıların aşağısına
[33]
ebedi olan Allah’ı
[34]
ebedi olarak herşeyi nurlandıran Allah’ı
[35]
yüksek gaye
[36]
Rabbimizin görünen tasarrufuna
[37]
insanın bütün mevcudatın ibadetlerini temsil etmesidir
[38]
en son gayesi
[39]
yaratılıştan verilen kabiliyet
[40]
üstünde
[41]
çalışmak
[42]
mükemmel olmak
[43]
birşeyin içyüzü
[44]
kabiliyet
[45]
gerçek ilimlerin
[46]
Allah’ı isim ve sıfatlarıyla bilmektir
[47]
ana merkezi
[48]
Allah’a imandır
[49]
gönlünden
geçenleri
[50]
Rabbimizin eserleri
[51]
Allah’ı tanıttıran aynalardır
[52]
Allah’ın memurlarıdırlar
[53]
en mühim
[54]
en lüzumlu
[55]
öne alınacaktır
[56]
duyguların
[57]
kulluk vazifesiyle
[58]
ilericilik
[59]
aşağılığını
[60]
duygularını
[61]
kötülükleri isteyen nefse
[62]
emrine
uyup
[63]
ilerlemek
[64]
düşüştür
[65]
çok harika aletler
[66]
maksatlara
[67]
yönelmiş
[68]
vazifelerini
[69]
geniş bakışıyla
[70]
sanatlarda
[71]
çalışmasıyla
[72]
aşağıların aşağısına
[73]
üstün dereceye
[74]
kıymet kazanmışı
[75]
faniliğe, yokluğa
[76]
Allah’ın rızası
[77]
yaratıcısı
[78]
Cenab-ı Allah’a ait terbiye, idare, iaşe gibi işleri
[79]
sebeplerle olan işler
[80]
cansızları ve bitkileri
[81]
herşeyi
hikmetle yaratan Allah
[82]
eksiksiz bir düzenle
[83]
yöneltmiş
[84]
Cenab-ı Hakkı (c.c.) sıfatına lâyık ifadelerle yâdetmeler
[85]
her şeyi tabiatin meydana getirdiğini kabul eden anlayışı (doğa’yı)
[86]
birşeyin kendiliğinden rastgele olduğunu düşünmek
[87]
varlıkların gayesiz, faydasız olduğu düşüncesi
[88]
imân ve İslâmiyyetten ayrı düşünceyi
[89]
Sevgi, sevme
[90]
bağlayanıdır
[91]
içine almıştır
[92]
kulluk vazifesi
[93]
eklenip
sonra verilecek mükafatın bağlangıcı (ön şartı)
[94]
geçmiş nimetlerin neticesidir
[95]
ahirete yararlı iş
[96]
değiştirmeyi
[97]
şeriatın bir fiiline
[98]
herşeyi hikmetli yapan Allah
[99]
Allah’ın hal, vasfı ve keyfiyetini
[100]
Allah’a mahsus işleri,halleri
[101]
benlik
[102]
ölçü birimi
[103]
Rabbimizin sıfatları
[104]
Allah’a ait işler
[105]
Kur’anda anlatılan ahlâk
[106]
sıfatla tarif edilen
[107]
kendi kusur ve aczini bilir bir surette
[108]
Allahın her şeye şâmil emri ve dileğine
[109]
mutluluk yurdu olan ahirette
[110]
kalb gözü açık evliyaların ve din alimlerinin
[111]
mutlu hayatı
[112]
Cennette mü’minlerin Allah’ı görmeleri
[113]
ruhsuz
[114]
imansızlıkta
[115]
sona ermeler, ayrılıklar ve yokluklar
[116]
görünüştedir
[117]
kavuşmak
[118]
tazelenme, yenilenme
[119]
Cennet bostanlarına
[120]
ücret almaya
[121]
zorluklar
[122]
öğrenmesinden ve uygulamasından
[123]
güçsüzlüğünü ve ihtiyaçlarının nihayetsizliğini
[124]
içi rahat, güvenli
[125]
kurtuluş, ve selamete erme
[126]
sığınmayla
[127]
ey aziz
kardeşim bil ki
[128]
başkasının kederiyle ilgilenmenin, acıyarak sevmenin
[129]
Allah’ı (cc) hakiki olarak bilmekten
[130]
arzu, istek
[131]
bil !
ey aziz kardeşim
[132]
döndüğünü
[133]
teslim olup itaat etmek
[134]
yeryüzü’nden, Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli yeri, göklerdeki yüce
makama
[135]
süslenmesinde
[136]
sanatkâr
[137]
sanat eserlerinin
[138]
mucizeli
[139]
maksatlarına
[140]
konaklandığın yerden
[141]
izzetli, imanlı
[142]
varlığını
[143]
yoktan
yaratan Allah’a
[144]
lezzetleri
[145]
ebedi
cezadır
[146]
beklemesinde
[147]
emrindedir
[148]
ebedi
[149]
değersizce
[150]
tükenir
[151]
devamlı
değilsin
[152]
kendisi, bizzat
[153]
sevilir
[154]
yakınlığında
[155]
uzaklığında
[156]
yokluk karanlıkları
[157]
sığınılacak ve kurtulacak yerdir
[158]
sığınılacak ve kurtulacak yer
[159]
işlerinden
[160]
sevinir
[161]
üzülmez
[162]
kendisine vatan
[163]
bunula beraber
[164]
aşağıların aşağısına
[165]
en yüce mertebeye
[166]
vazifelisin
[167]
yegane
kendisine ibadet edilen Allah’a
[168]
Allah’ın isimlerine
[169]
işlerine
[170]
dua ve
niyetle sahib olmaktır
[171]
sınırlı
[172]
sayılı
[173]
özüne
[174]
tatlı,
hoş zikrine
[175]
ışık
kaynağından uzanan ışık tellerinin bağıyla
[176]
sımsıkı
sarıl ki
[177]
yokluk
derinliklerine
[178]
bütün
eşyanın ancak kendisi ile kâim olduğu Cenâb-ı Hakka
[179]
Allah’a
aittir
[180]
yırtmak
[181]
hoşluk, yumuşaklık, hafiflik
[182]
yaratılış vazifesinin
[183]
ruh
yüksekliğine
[184]
fazla
arzu ve şevkine
[185]
tersine
[186]
hüküm de tersine, aksine
[187]
kulluk
[188]
büyük
günahları terk etmek
[189]
anlasın
[190]
Allah’ın rızasını
[191]
aşağılık ruhları
[192]
üstün ruhlardan
[193]
ayırmak
ve fark etmek
[194]
yaratılmasıyle
[195]
Peygamberlerin gönderilmesi
[196]
yaptıklarından Allah’a karşı sorumlu olmasiyle
[197]
sayıca çok
[198]
kalitece
[199]
zararlı hayvanlar
[200]
temize çıkarmak
[201]
tedbirini gören
[202]
“Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez.” Bakara Sûresi, 2:286.
[203]
takat getirilmez teklif
[204]
üstündür
[205]
boş,
değersiz
[206]
yaratılışın
[207]
Allah’a
imandır