Ana Menüye Dön

İNSANIN GAYESİ VE HAKİKİ SAADETİ

 

Âhiret gibi dünya saadeti dahi ibadet­te  ve Allah’a asker olmaktadır. Öyleyse biz daima “Elhamdü lillâhi ale’t-tâati ve’t-tevfîk”[1] demeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz. (Sözler sh: 19)

*******

Allah’a abd ve asker olmak öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez. Vazife ise, yalnız bir asker gibi, Allah namına işlemeli, baş­lamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli.

“Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi kendine kul ka­bul et. Emanetini kabzetmek[2] zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmin” demeli ve Ona yalvar­malı. (Sözler sh: 29)

*******

Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksat yapsa, zahiren[3] bir cennet içinde olsa da, mânen cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bâkıyeye cid­dî müteveccih[4] ise, saadet-i dâreyne[5] mazhardır. Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da, dün­yasını Cennetin intizar[6] salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükre­der. (Sözler sh: 39)

*******

İbadetin mânâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde[7] abd kendi kusurunu ve acz ve fakrını[8] görüp kemâl-i Rububiyetin[9] ve kudret-i Samedâniyenin[10] ve rah­met‑i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. (Sözler sh: 41)

*******

Bu dünya dahi kendi için değil. Kendi kendine de bu sureti alması muhaldir.[11] Belki, kafile-i mahlûkatın gelip konmak ve göçmek için dolup boşanan, hikmetle yapılmış bir misafirhanesidir. (Sözler sh: 74)

*******

Şu dünyadaki tezyinat,[12]  yalnız  telezzüz  veya  tenezzüh[13]  için  de­ğil.  Çünkü  bir zaman  lezzet  verse,  firakıyla[14]  bir­çok zaman elem verir. Sana tattırır, iştahını açar, fakat doyurmaz. Çünkü ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır; doymaya kâfi değil. Demek kıy­meti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat ibret içindir, şükür içindir. Usul-ü da­imîsine[15] teşvik içindir; başka, gayet ulvî gayeler içindir. (Sözler sh: 74)

*******

Şu dün­yadaki müzeyyenat[16] ise, Cennette ehl-i iman için rahmet-i Rahmân ile iddihar[17] olunan nimetlerin nümuneleri, suretleri hükmündedir. (Sözler sh: 75)

*******

Dünyanın lezzetini, zev­kini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru daire­deki keyfe iktifa ediniz.[18] O keyfinize kâfidir. (Sözler sh: 144)

*******

Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru[19] iste­yen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) kendine rehber etmek gerektir. (Sözler sh: 144)

*******

Sizdeki gençlik kat’iyen gidecek. Eğer siz daire‑i meşruada[20] kalmazsanız, o gençlik zayi olup, başı­nıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette, kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik ni­metine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte[21] sarf etseniz, o gençlik mânen bâki kala­cak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep ola­cak. (Sözler sh: 145)

*******

Hayat ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse, hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. (Sözler sh: 145)

*******

Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz[22] ve günahlardan çekin­mekle muhafaza ediniz. (Sözler sh: 146)

*******

Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki sa­adet yalnız imandadır ve iman hakikatleri daire­sinde bulunur. (Sözler sh: 150)

*******

O’nu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan, saraylarda da olsa zin­dandadır, bedbahttır. (Sözler sh: 159)

*******

 Ey nefsim!

Deme, “Zaman değişmiş, asır başka­laşmış. Herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder,[23] derd-i maişetle[24] sarhoştur.”

Çünkü ölüm de­ğişmiyor.

Firak,[25] bekaya[26] kalb olup[27] başkalaşmıyor.

Acz-i beşerî[28], fakr-ı insanî[29] değişmiyor, ziyadeleşi­yor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peydâ edi­yor.

Hem deme, “Ben de herkes gibiyim.”

Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder.

Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.

Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misa­firhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen ni­zamsız, gayesiz kalabilirsin? (Sözler sh: 170)

*******

Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dar-ı teklif ve mücahe­dedir.[30] İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki, hakikat­ler perdeli kalıp, ta müsabaka ve mücahede ile Ebu Bekir’ler âlâ-yı illiyyîne[31] çıksınlar ve Ebu Ce­hil’ler esfel-i sâfilîne[32] girsinler. (Sözler sh: 172)

*******

Fâniyim, fâni olanı istemem.

Âcizim, âciz olanı istemem.

Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem.

İsterim, fakat bir yâr-ı bâki[33] isterim.

Zerreyim, fakat bir şems-i sermed[34] isterim.

Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen iste­rim. (Sözler sh: 221)

*******

Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı âlâ,[35] tezahür-ü Rububiyete[36] karşı, ubudi­yet-i külliye-i insaniyedir.[37] Ve insanın gaye-i aksâsı,[38] o ubudiyete ulûm ve kemâlâtla yetişmektir. (Sözler sh: 264)

*******

Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?

Sen istidat[39] cihetiyle bütün hayvânâtın fevkinde[40] olduğunu ve hayat-ı dünyeviyenin levâzımâtını tedarikte iktidar cihetiyle bir serçe kuşuna yeti­şemediğini biliyorsun.

Bundan neden anlamıyor­sun ki, vazife-i asliyen hayvan gibi çabalamak de­ğil, belki hakikî bir insan gibi hakikî bir hayat‑ı daime için sa’y[41] etmektir? (Sözler sh: 271)

*******

İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül[42] etmek için gelmiştir. Mahiyet[43] ve istidat[44] itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin[45] esası ve madeni ve nuru ve ruhu ma­rifetullahtır[46] ve onun üssü’l-esası[47] da iman‑ı billâh­tır.[48] (Sözler sh: 316)

*******

Dua eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini[49] işitir, herşeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merha­met eder, fakrına medet eder. (Sözler sh: 318)

*******

Şu mevcudatın âli bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar mektubât-ı Rabbâniye[50] ve merâyâ-yı Sübhâniye[51] ve memurîn-i İlâhiyedir­ler.[52] (Sözler sh: 320)

*******

Programımız budur ki: Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır; ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levâzımâtı tedarik etmekle mükelleftir. En ehem[53] ve en elzem[54] işler takdim[55] edilecektir.  (Sözler sh: 266)

*******

Hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin[56] hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâ­yık hususî bir vazife-i ubudiyetle[57] meşgul olmak­tadır.

Yoksa, ehl-i dalâletin terakki[58] zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini[59] tatmak için bütün letâifini[60] ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye[61] musahhar edip[62] yardımcı verse, o te­rakki[63] değil, sukuttur.[64] (Sözler sh: 322)

*******

Evet, insana verilen bütün cihâzât-ı acîbe,[65] bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmiş­ler. (Sözler sh: 324)

*******

Şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz maka­sıda[66] müteveccih[67] vezâifini[68] görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubudiyet suretinde ilân etmek; ve küllî nazarıyla[69] mevcudatın tesbihatını müşahede ede­rek şehadet etmek; ve nimetler içinde imdâdât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek; ve masnuatta[70] kudret-i Rabbâniyenin mucizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir. (Sözler sh: 325)

*******

İnsanın helâl sa’yiyle,[71] meşru dairede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfidir; harama girmeye ihtiyaç bırakmaz. (Sözler sh: 327)

*******

Sen eğer nefis ve şeytanı dinler­sen, esfel-i sâfilîne[72] düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne[73] çıkar, kâinatın bir güzel takvimi[74] olursun. (Sözler sh: 328)

*******

Dünyanın iki yüzü var, belki üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın Esmâsının aynalarıdır. Di­ğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe[75] bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî[76] olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. (Sözler sh: 346)

*******

Semâvat ve arzın Mâlik-i Zül­celâli ve dünya ve âhiretin Bâni-i Zülcemâli olan Rabbü’l-Âlemîn—değil ihtiyaç için, çünkü herşe­yin Hâlıkı[77] O’dur; belki izzet ve azamet ve rububi­yetin şuûnâtı[78] gibi bazı hikmetler için—şu kâinat sarayında, şu daire-i esbab[79] içinde, hem melâike­yi, hem hayvânâtı, hem cemâdat ve nebâtâtı,[80] hem insanları istihdam ediyor, onlara ibadet et­tiriyor. (Sözler sh: 352)

*******

Fâtır-ı Hakîm[81] ve Kadîr-i Alîm, kemâl-i intizamla,[82] herşeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gayelere tevcih[83] etmiş, güzel vazifelerle tavzif et­miş, güzel tesbihat[84] yaptırıyor, güzel ibadet ettiri­yor.

Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı,[85] tesa­düfü,[86] abesiyeti,[87] dalâleti[88] karıştırma, çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma. (Sözler sh: 357)

*******

Muhabbet[89] şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır,[90] hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir.[91]

İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir. (Sözler sh: 358)

*******

Ey nefis! Ubudiyet,[92] mukad­deme‑i mükâfat-ı lâhika[93] değil, belki netice-i ni­met‑i sabıkadır.[94] Evet, biz ücretimizi almışız; ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız. (Sözler sh: 360)

*******

Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî[95] istersen; ve herbir dakika-i öm­rünü bir ömür kadar faydalı görmek istersen; ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalb etmeyi[96] seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ et.

Çünkü, bir muamele-i şer’iyeye[97] tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor, bir nevi ibadet oluyor, uhrevî çok meyveler veriyor. (Sözler sh: 362)

*******

Sâni-i Hakîm,[98] insanın eline, emanet olarak, ru­bubiyetinin sıfât[99] ve şuûnâtının[100] hakikatlerini göste­recek, tanıttıracak işârat ve nümuneleri câmi bir ene[101] vermiştir—tâ ki, o ene bir vahid-i kıyasî[102] olup, evsaf-ı Rububiyet[103] ve şuûnât-ı Ulûhiyet[104] bilinsin. (Sözler sh: 536)

*******

Ah­lâk‑ı İlâhiye[105] ile muttasıf[106] olup Cenâb-ı Hakka mü­tezellilâne[107] teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd olunuz. (Sözler sh: 541)

*******

İhtiyarın cüz’î ise, kendi Mâlikinin irade-i külliyesine[108] işini bırak.

İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlakın kudretine itimat et.

Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşün.

Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, merak etme.

Fikrin sönük ise, Kur’ân’ın güneşi altına gir, imanın nu­ruyla bak ki, yıldız böceği olan fikrin yerine herbir âyet-i Kur’ân birer yıldız  misilli sana ışık verir.

Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihayetsiz bir sevap ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor.

Hem hadsiz arzuların, makasıdın varsa, onları düşünüp muztarip olma.

Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onla­rın yerleri başka diyardır ve onları veren de baş­kadır.  (Sözler sh: 635)

*******

Dünyada gençliğe muhabbet, yani ibadette gençlik kuvvetini sarfetmenin neticesi: Dâr-ı saadette[109] ebedî bir gençliktir. (Sözler sh: 648)

*******

İman ve muhabbetullahın neticesi, ehl-i keşif ve tahkikin[110] ittifakıyla, dünya­nın bin sene hayat-ı mes’udânesi[111] bir saatine değmeyen Cennet hayatı; ve Cennet hayatının dahi bin senesi bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemal ve kemal sahibi olan Zât‑ı Zülcelâlin müşahedesi, rüyetidir.[112] (Sözler sh: 650)

*******

Ey kendini insan bilen insan!

Kendini oku...

Yoksa hayvan ve camid[113] hükmünde insan olmak ihtimali var! (Sözler sh: 687)

*******

Hakiki bütün elem dalalette,[114] bütün lezzet imandadır. (Sözler sh: 740)

*******

Kâinatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır. (Sözler sh: 748)

*******

Kâinattaki zevâl, firak ve adem[115] zâhiridir.[116] Hakikatta firak yok, visâl[117] var. Ze­vâl ve adem yok, teceddüd[118] var. Ve kâinatta her­şey, bir nevi bekaya mazhardır. Ölüm, bu âlem-i fâniden âlem-i bâkiye gitmektir. Ölüm, ehl-i hidâ­yet ve ehl-i Kur’ân için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbaplarına kavuşmaya vesiledir. Hem hakikî vatanlarına girmeye vâsıtadır. Hem zin­dan‑ı dünyadan, bostan-ı cinâna[119] bir dâvettir. Hem, Rahman-ı Rahîmin fazlından, kendi hizme­tine mukabil ahz-ı ücret[120] etmeye bir nöbettir. Hem vazife-i hayat külfetinden[121] bir terhistir. Hem ubû­diyet ve imtihanın tâlim ve tâlimâtından[122] bir pay­dostur. Azrail Aleyhisselâm bugün gelse, hoş gel­din, safâ geldin diye gülerek karşılayacağım. (Sözler sh: 765)

*******

İnsan, acz ve fakrını[123] anlamakla, tam Müslüman ve abd olur. (Sözler sh: 765)

*******

Herkesin bütün saadetleri, bir Rabb-ı Rahîm’e olan teslimiyete bağlıdır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 52)

*******

Ancak Onun kudretiyle, ira­desiyle her müşkül hallolur ve kapalı kapılar açı­lır. Ve Onun zikriyle kalbler mutmain[124] olurlar. Bi­naenaleyh, necat ve halâs[125] ancak Allah’a ilticayla[126] olur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 58)

*******

İ’lem eyyühe’l-aziz![127] Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve ziynetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde Cennet olsa bile Cehen­nemdir. Evet, öyle gördüm ve öyle de zevk ettim. Bilhassa, şefkatin[128] ateşini söndürecek mârifetul­lahtan[129] başka birşey var mıdır? Evet, marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştah olmadığı gibi, Cennete bile iştiyak[130] geri kalır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 104)

*******

İ’lem eyyühe’l-aziz![131] Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve herşeyin Ondan olduğunu ve Ona rücû[132] ettiğini bilmekle olur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 107)

*******

Evet, Allah’a abd ve hizmetkâr olana herşey hizmetkâr olur. Bu da, herşey Allah’ın mülk ve malı olduğunu iman ve iz’an[133] ile olur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 110)

*******

Ferşten Arşa,[134] ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duadır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 110)

*******

Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında[135] çalışırlar. Eğer küre-i arzın hari­cinden yabancı birisi gelip misafirhanenin bir mucize ve harika olduğuna ve insanların da âciz, fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse, bu insan­lar bu binaya sahip ve sâni[136] olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle harika bir masnûun[137] Sânii de muciznümâ[138] olduğuna kat’iyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezelînin makasıdına[139] ça­lışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretle­rinden mâadâ bu binadan birşeye mâlik ve sahip olmadıklarına tekraren hükmedecektir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 113)

*******

Sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, be­raberce getiremediği birşeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden[140] ayrıldığın gibi, bu şehirden de çı­kacaksın. Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacak­sın. Öyleyse, aziz[141] olarak çıkmaya çalış. Vücudunu[142] Mûcidine[143] feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. (Mesnevî-i Nuriye sh: 119)

*******

Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi[144] terk etmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saadettir; sa­adet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şeka­vettir.[145] Ölüm ve idam intizarında[146] bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi?  (Mesnevî-i Nuriye sh: 119)

*******

Şu esâsata dikkat lâzımdır:

1. Allah’a abd olana herşey musahhardır.[147] Olma­yana herşey düşmandır.

2. Herşey kaderle takdir edilmiştir. Kısmetine râzı ol ki, rahat edesin.

3. Mülk Allah’ındır; sende emaneten duruyor. O emaneti ibka[148] edip senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccânen[149] zâil[150] olur, gider.

4. Devam olmayan birşeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin.[151] Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâil­dir. Kâinatın şu şekl-i hâzırı da zâildir. Bunlar sa­niye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini taki­ben zevale gidiyorlar.

5. Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıy­met verme. (Mesnevî-i Nuriye sh: 129)

*******

İ’lem eyyühe’l-aziz!

Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir.

Allah, Kâmil-i Mutlak olduğundan, lizatihî[152] mahbubdur.[153]

Allah, Mûcid, Vâcibü’l-Vücud oldu­ğundan kurbiyetinde[154] vücut nurları, bu’diyetinde[155] adem zulmetleri[156] vardır.

Allah, melce ve mence­dir.[157] Kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğren­miş, vücudundan bıkmış ruhlara melce ve mence[158] odur.

Allah Bâkîdir; âlemin bekası ancak Onun bekasıyladır.

Allah Mâliktir; sendeki mülkünü se­nin için saklamak üzere alıyor.

Allah, Ganiyy-i Muğnîdir; herşeyin anahtarı Ondadır.

Bir insan Allah’a hâlis bir abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan[159] kazandığına mesrur[160] ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz.[161] Zira dünya dur­muyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstün­de tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun[162] etmeye ni­yet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maa­haza,[163] ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâki­den hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırma­dan evvel uyan! (Mesnevî-i Nuriye sh: 130)

*******

Ey insan! Senin önünde iki yol var. Birisinden gitsen, kâinatın esfel-i sâfilînine[164] gidersin. Diğer yoldan gidersen, âlâ-yı illiyyîn-i[165] şerefe çıkabilirsin. (Mesnevî-i Nuriye sh: ?)

*******

Ey insan! Senin elinde olan hayatın ve vücudun ve nefsin ve malın emanettir. Onlar, herşeye kadîr ve herşeye alîm bir Mâlik-i Kerîmin mülküdür. O Mâlik-i Kerîm ve Rahîm, kemal-i kereminden, sende emanet olan kendi mülkünü senden satın almak istiyor. Tâ senin için muhafaza etsin. Senin elinde beyhude zâyi olmasın. Sonunda, sana bü­yük fayda versin. Sen bir memursun, asker gibi muvazzafsın.[166] Öyleyse, onun namıyla çalış, onun hesabıyla sa’y et. Muhtaç olduğun bütün şeyleri sana bahşeden ve rızkını veren, muktedir olmadı­ğın şeylerden seni hıfzeden Odur. Senin gaye-i hayatın, Mâbudun tecelliyatına[167] ve esmâ[168] ve şu­ûnâtına[169] mazhariyettir.[170] (Mesnevî-i Nuriye sh: 157)

*******

Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut,[171] ömrünün günleri mâdud[172] ve herşeyin fânidir. Öyleyse, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarf etme ki, fâni olmasın. Bâki şey­lere sarf et ki, bâki kalsın. (Mesnevî-i Nuriye sh: 182)

*******

Ey devamı isteyen nefis! Daimî olan bir Zâtın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. O’n­dan nur al ki sönmeyesin. O’nun cevherine[173] sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın. O’nun nesim-i zikrine[174] beden ol ki, hayattar olasın. Esmâ-i İlâhiyeden bi­risinin hayt-ı şuasıyla[175] temessük et ki,[176] adem deryâ­sına[177] düşmeyesin.

Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhafaza eden Zât-ı Kayyûma[178] dayan. Senin mevcudiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parça O’nun uhdesinde­dir.[179] Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da O’nun hazinesine at ki rahat olasın. (Mesnevî-i Nuriye sh: 184)

*******

Arslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa, iftiras[180] ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun, meselâ, letafetine[181] dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezâlik, insanın da istidadına bakılırsa, vazife-i fıtriyesinin[182] ubudiyet olduğu an­laşıldığı gibi, ruhânî ulviyyetine[183] ve ebediyete olan derece-i iştiyakına[184] da dikkat edilirse, en evvel in­san bu âlemden daha lâtif bir âlemde ruhen yara­tılmış da teçhizat almak üzere muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 186)

*******

İ’lem eyyühe’l-aziz! Yarın seni zillet ve rezalet­lere mâruz bırakmakla terk edecek olan dünyanın sefahetini bugün kemal-i izzet ve şerefle terk edersen, pek aziz ve yüksek olursun. Çünkü, o se­ni terk etmeden evvel sen onu terk edersen, hay­rını alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaziyet mâ­kûse[185] olursa, kaziye de mâkûse[186] olur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 188)

*******

İnsanın en evvel ve en büyük vazi­fesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve is­tikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimet­ler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde gör­mekte olduğu in’amlar lisanıyla, sonra mahlûka­tın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve mü­şahede lisanıyla Sânii hamd ü senâ etmektir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 206)

*******

İnsanın Allah’a karşı ubudiyet,[187] vazifesidir. Terk-i kebâir,[188] takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 224)

*******

Cenâb-ı Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden neyi kazanır?”; yani, “Onu bulan her­şeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur. (Mektubat sh: 26)

*******

Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i as­kerî telâkki etsin ve öyle de iz’an[189] etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı[190] çabuk elde edebilir. Kırıla­cak şişe pahasına daimî bir elmasın fiyatını ver­mez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir. (Mektubat sh: 33)

*******

Kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi,[191] elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden[192] temyiz ve tefrik[193] için, şeytanların hilka­tiyle[194] ve sırr-ı teklif ve ba’s-ı enbiya[195] ile, bir mey­dan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar beraber kalacaktı. Âlâ-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık’ın ruhu, esfel-i sâfilîndeki Ebu Cehil’in ruhuyla bir seviyede kalacaktı. (Mektubat sh: 44)

*******

İşte, nev-i beşer, bi’set-i enbiya ile, sırr-ı teklif[196] ile, mücahede ile, şeytanlarla muharebe ile ka­zandıkları yüz binlerle enbiya ve milyonlarla ev­liya ve milyarlarla asfiya gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukabilinde, kemi­yetçe kesretli,[197]  keyfiyetçe[198] ehemmiyetsiz hayvânât-ı muzırra[199] nev’inden olan küffârı ve münafıkları kaybetti. (Mektubat sh: 44)

*******

Ben nef­simi tebrie[200] etmiyorum. Nefsim her fenalığı ister. Fakat şu fâni dünyada, şu muvakkat misafirha­nede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde, az bir lezzet için, ebedî, daimî hayatını ve saadet-i ebediyesini berbat etmek, ehl-i aklın kârı değil. Ehl-i aklın ve zîşuurun kârı olmadığından, nefs-i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur. (Mektubat sh: 68)

*******

Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lü­zumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebe­diye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri[201] var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem [202] “Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez.” (Bakara Sûresi, 2:286) sırrınca teklif-i mâlâyutak[203] yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola mü­reccahtır.[204] Hem madem dünyevî dostlar ve rütbe­ler kabir kapısına kadardır.

Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, ha­yat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni[205] şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirle­rine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. (Mektubat sh: 71)

*******

Kat’iyen bil ki, hilkatin[206] en yüksek gayesi ve fıt­ratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır.[207] Ve insani­yetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin[208] en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.[209] Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ru­haniyedir.

Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur[210] ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve mu­habbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, ni­mete, envâra, esrara,[211] ya bilkuvve veya bilfiil[212] maz­hardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, niha­yetsiz şekavete, âlâma ve evhama[213] mânen ve mad­deten müptelâ[214] olur.

Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sa­hibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bi­çare sergerdan[215] olduğunu herkes anlar. Eğer sahi­bini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh[216] dünya, bir tenezzühgâha[217] döner ve bir ticaretgâh olur. (Mektubat sh: 222)

*******

Şu kâinatın zîşu­uru[218] ve en mükemmel meyvesi ve neticesi ve ga­yesi, insandır. (Mektubat sh: 237)

*******

En hayırlı genç odur ki, ihtiyar gibi ölümü düşü­nüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesâtına[219] esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarını­zın en kötüsü odur ki, gaflette ve hevesatta genç­lere benzemek ister, çocukçasına hevesât-ı nefsâ­niyeye tâbi olur. (Mektubat sh: 282)

*******

Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise herşey dosttur.

Yârân istersen Kur’ân yeter. Evet, ondaki enbiya ve melâike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını[220] seyredip ünsiyet eder.

Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden ik­tisat eder; iktisat eden bereket bulur.

Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini be­ğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini be­ğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider.

Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşü­nen, hubb-u dünyadan[221] kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır.  (Mektubat sh: 282)

*******

Kabrin arkası için çalışınız, hakikî saadet ve lezzet ondadır. (Mektubat sh: 283)

*******

Hâlık-ı Rahmanın, ibâdından istediği en mühim iş şükürdür. Furkan-ı Hakîmde gayet ehemmiyetle şükre davet eder.  (Mektubat sh: 364)

*******

Ramazan-ı Şerif, bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta, bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder,[222] kazan­dırır. (Mektubat sh: 402)

*******

Saadet-i dâreyn[223] ve elemsiz lezzet ve vahşetsiz ünsiyet[224] ve hakikî zevk ve ciddî saadet, iman ve İslâmiyetin hakikatindedir. (Mektubat sh: 456)

*******

Hakikî mü’­min ve tam bir Müslüman olmak; yani, yalnız surî[225] değil, belki hakikat-i imanı ve hakikat-i İslâmı ka­zanmak; yani, şu kâinat içinde ve bir cihette kâi­nat mümessili[226] olarak, doğrudan doğruya kâinatın Hâlık-ı Zülcelâline abd olmak ve muhatap olmak ve dost olmak ve halil olmak ve ayna olmak ve ahsen-i takvimde[227] olduğunu göstermekle, benî Âdemin melâikeye rüçhaniyetini[228] ispat etmek ve şeriatın imanî ve amelî cenahlarıyla[229] makamât-ı âliyede uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o saadete girmektir. (Mektubat sh: 457)

*******

Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imti­handır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mü­kâfat yeri değildir. (Lem’alar sh: 10)

*******

Ey insanlar! Fâni, kısa, faydasız ömrünüzü bâki,[230] uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır;[231] Bâkî-i Hakikînin[232] yoluna sarf ediniz. (Lem’alar sh: 17)

*******

Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh,[233] lieclillâh[234] rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne ge­çer. (Lem’alar sh: 17)

*******

İnsan çendan[235] fânidir; fakat beka için halk edilmiş ve bâki bir Zâtın[236] ayinesi olarak yara­tılmış ve bâki meyveleri verecek işleri görmekle tavzif edilmiş ve bâki bir Zâtın bâki esmâsının cil­velerine ve nakışlarına medar olacak bir suret ve­rilmiştir. Öyleyse, böyle bir insanın hakikî vazifesi ve saadeti, bütün cihazatı ve istidadatıyla o Bâkî-i Sermedînin daire-i marziyâtında[237] esmâsına yapı­şıp, ebed yolunda o Bâkîye müteveccih[238] olup git­mektir. (Lem’alar sh: 18)

*******

Sünnet-i Seniyye, saadet-i dâreynin[239] temel taşıdır ve kemâ­lâtın madeni ve menbaıdır. (Lem’alar sh: 56)

*******

Allah’a (celle celâluhu) imanı­nız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Al­lah’ı seversiniz; Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benze­melisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir.[240] Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sev­sin. (Lem’alar sh: 57)

*******

Demek oluyor ki, insan için en mühim, âli maksat,[241] Cenâb-ı Hakkın muhabbe­tine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteri­yor ki, o matlab-ı âlânın[242] yolu Habibullaha ittibâdır[243] ve Sünnet-i Seniyyesine iktidâdır.[244] (Lem’alar sh: 57)

*******

İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, müte­madiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyar­laşması ve mütemadiyen zeval ve firakta[245] yuvar­lanması şahittir. (Lem’alar sh: 206)

*******

İnsan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safâ ile ömür geçirmek için gelme­miştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan in­san, burada ticaret ile, ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline veri­len sermaye de ömürdür. (Lem’alar sh: 206)

*******

Lâyemut[246] değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan. (Lem’alar sh: 206)

*******

Bu hayat madem kâinatın en bü­yük neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymettar meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinat kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak gerektir. Çünkü ağacın neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de çekirdeği vasıtasıyla neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet, bu hayatın gayesi[247] ve ne­ticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyîye[248] karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise, hayatın mey­vesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir.

Ve bundan anla ki, bu hayatın gayesini “rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir” diyenler, gayet çirkin bir ceha­letle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip[249] dehşetli bir küfran-ı nimet[250] ederler. (Lem’alar sh: 330)

*******

Mev­cudatın icadındaki[251] en mühim makasad‑ı Rabbâ­niye, kendini zîşuurlara[252] tanıttırmak ve sevdirmek ve medhü senâsını ettirmek ve minnettarlıklarını kendine celb etmektir. (Şualar sh: 21)

*******

İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ı Kâinatı tanımak ve Ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı[253] ve fariza-i zimmeti,[254] mârife­tullah ve iman-ı billâhtır ve iz’an ve yakîn[255] ile vü­cudunu[256] ve vahdetini[257] tasdik etmektir. (Şualar sh: 100)

*******

O’nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.  (Şualar sh: 208)

*******

 

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Ana Menüye Dön

 

[1] Bize taat ve muvaffakiyet nasip eden Allah’a hamd olsun.

[2] canımızı almak

[3] görünüşte

[4] yönelmişse

[5] iki dünya mutluluğuna

[6] bekleme

[7] Allah’a ibadet edilen yerde

[8] güçsüzlüğünü ve ihtiyacını

[9] Cenab-ı Hakkın bütün kainatı idaresinin mükemmelliğinin

[10] nihayetsiz kudretinin

[11] imkansızdır

[12] süsler, ziynetler, nimetler, güzellikler

[13] lezzet almak veya gezmek

[14] ayrılığıyla

[15] daimi asıllarına

[16] süslemeler

[17] biriktirilen

[18] yeterli görünüz

[19] sevinci

[20] dinin emir ve yasaklarında

[21] emredilene uymakta

[22] farzlarla güzelleştiriniz

[23] taparcasına sever

[24] geçim derdiyle

[25] ayrılık

[26] ebedilik

[27] değişmek

[28] insanın güçsüzlüğü

[29] çok şeye ihtiyaçlı olması

[30] sorumluluk ve cihad yeri

[31] üstün dereceye

[32] aşağıların aşağısına

[33] ebedi olan Allah’ı

[34] ebedi olarak herşeyi nurlandıran Allah’ı

[35] yüksek gaye

[36] Rabbimizin görünen tasarrufuna

[37] insanın bütün mevcudatın ibadetlerini temsil etmesidir

[38] en son gayesi

[39] yaratılıştan verilen kabiliyet

[40] üstünde

[41] çalışmak

[42] mükemmel olmak

[43] birşeyin içyüzü

[44] kabiliyet

[45] gerçek ilimlerin

[46] Allah’ı isim ve sıfatlarıyla bilmektir

[47] ana merkezi

[48] Allah’a imandır

[49] gönlünden geçenleri

[50] Rabbimizin eserleri

[51] Allah’ı tanıttıran aynalardır

[52] Allah’ın memurlarıdırlar

[53] en mühim

[54] en lüzumlu

[55] öne alınacaktır

[56] duyguların

[57] kulluk vazifesiyle

[58] ilericilik

[59] aşağılığını

[60] duygularını

[61] kötülükleri isteyen nefse

[62] emrine uyup

[63] ilerlemek

[64] düşüştür

[65] çok harika aletler

[66] maksatlara

[67] yönelmiş

[68] vazifelerini

[69] geniş bakışıyla

[70] sanatlarda

[71] çalışmasıyla

[72] aşağıların aşağısına

[73] üstün dereceye

[74] kıymet kazanmışı

[75] faniliğe, yokluğa

[76] Allah’ın rızası

[77] yaratıcısı

[78] Cenab-ı Allah’a ait terbiye, idare, iaşe gibi işleri

[79] sebeplerle olan işler

[80] cansızları ve bitkileri

[81] herşeyi hikmetle yaratan Allah

[82] eksiksiz bir düzenle

[83] yöneltmiş

[84] Cenab-ı Hakkı (c.c.) sıfatına lâyık ifadelerle yâdetmeler

[85] her şeyi tabiatin meydana getirdiğini kabul eden anlayışı (doğa’yı)

[86] birşeyin kendiliğinden rastgele olduğunu düşünmek

[87] varlıkların gayesiz, faydasız olduğu düşüncesi

[88] imân ve İslâmiyyetten ayrı düşünceyi

[89] Sevgi, sevme

[90] bağlayanıdır

[91] içine almıştır

[92] kulluk vazifesi

[93] eklenip sonra verilecek mükafatın bağlangıcı (ön şartı)

[94] geçmiş nimetlerin neticesidir

[95] ahirete yararlı iş

[96] değiştirmeyi

[97] şeriatın bir fiiline

[98] herşeyi hikmetli yapan Allah

[99] Allah’ın hal, vasfı ve keyfiyetini

[100] Allah’a mahsus işleri,halleri

[101] benlik

[102] ölçü birimi

[103] Rabbimizin sıfatları

[104] Allah’a ait işler

[105] Kur’anda anlatılan ahlâk

[106] sıfatla tarif edilen

[107] kendi kusur ve aczini bilir bir surette

[108] Allahın her şeye şâmil emri ve dileğine

[109] mutluluk yurdu olan ahirette

[110] kalb gözü açık evliyaların ve din alimlerinin

[111] mutlu hayatı

[112] Cennette mü’minlerin Allah’ı görmeleri

[113] ruhsuz

[114] imansızlıkta

[115] sona ermeler, ayrılıklar ve yokluklar

[116] görünüştedir

[117] kavuşmak

[118] tazelenme, yenilenme

[119] Cennet bostanlarına

[120] ücret almaya

[121] zorluklar

[122] öğrenmesinden ve uygulamasından

[123] güçsüzlüğünü ve ihtiyaçlarının nihayetsizliğini

[124] içi rahat, güvenli

[125] kurtuluş, ve  selamete erme

[126] sığınmayla

[127] ey aziz kardeşim bil ki

[128] başkasının kederiyle ilgilenmenin, acıyarak sevmenin

[129] Allah’ı (cc) hakiki olarak bilmekten

[130] arzu, istek

[131] bil ! ey aziz kardeşim

[132] döndüğünü

[133] teslim olup itaat etmek

[134] yeryüzü’nden, Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli yeri, göklerdeki yüce makama

[135] süslenmesinde

[136] sanatkâr

[137] sanat eserlerinin

[138] mucizeli

[139] maksatlarına

[140] konaklandığın yerden

[141]  izzetli, imanlı

[142] varlığını

[143] yoktan yaratan Allah’a

[144] lezzetleri

[145] ebedi cezadır

[146] beklemesinde

[147] emrindedir

[148] ebedi

[149] değersizce

[150] tükenir

[151] devamlı değilsin

[152] kendisi, bizzat

[153] sevilir

[154] yakınlığında

[155] uzaklığında

[156] yokluk karanlıkları

[157] sığınılacak ve kurtulacak yerdir

[158] sığınılacak ve kurtulacak yer

[159] işlerinden

[160] sevinir

[161] üzülmez

[162] kendisine vatan

[163] bunula beraber

[164] aşağıların aşağısına

[165] en yüce mertebeye

[166] vazifelisin

[167] yegane kendisine ibadet edilen Allah’a

[168] Allah’ın isimlerine

[169] işlerine

[170] dua ve niyetle sahib olmaktır

[171] sınırlı

[172] sayılı

[173] özüne

[174] tatlı, hoş zikrine

[175] ışık kaynağından uzanan ışık tellerinin bağıyla

[176] sımsıkı sarıl ki

[177] yokluk derinliklerine

[178] bütün eşyanın ancak kendisi ile kâim olduğu Cenâb-ı Hakka

[179] Allah’a aittir

[180] yırtmak

[181] hoşluk, yumuşaklık, hafiflik

[182] yaratılış vazifesinin

[183] ruh yüksekliğine

[184] fazla arzu ve şevkine

[185] tersine

[186] hüküm de tersine, aksine

[187] kulluk

[188] büyük günahları terk etmek

[189] anlasın

[190] Allah’ın rızasını

[191] aşağılık ruhları

[192] üstün ruhlardan

[193] ayırmak ve fark etmek

[194] yaratılmasıyle

[195] Peygamberlerin gönderilmesi

[196] yaptıklarından Allah’a karşı sorumlu olmasiyle

[197] sayıca çok

[198] kalitece

[199] zararlı hayvanlar

[200] temize çıkarmak

[201] tedbirini gören

[202] “Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez.” Bakara Sûresi, 2:286.

[203] takat getirilmez teklif

[204] üstündür

[205] boş, değersiz

[206] yaratılışın

[207] Allah’a imandır

[208] insanın

 

Ana Menüye Dön