Ana Menüye Dön

ÂHİRET VE HAŞİR

Şu dünya bir , bir talimgâh-ı beşer ve hay­van, ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır.[1] Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye ise, terhisattır. Va­zife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden[2], mânen mesrurâne[3], dağdağasız[4] diğer bir âleme giderler—ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. (Sözler sh: 17)

*******

Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz.  Öyle bir  memleket ki,  bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. (Sözler sh: 58)

*******

 Bütün beşerin fıtrat-ı insaniyet lisan-ı haliyle, bütün kuvvetiyle istediği beka[5] ve saadet-i ebediyeyi, o nev-i beşer namına zat-ı Ahmediye (a.s.m.) istiyor ve beşerin nuranî kısmı, onun arkasında âmin diyorlar. Aca­ba hiç mümkün müdür ki, şu dua kabule karîn[6] olmasın? (Sözler sh: 70)

*******

Baharımızda yeryüzünü bir mahşer eden, yüz bin haşir nümunelerini icad eden Kadîr-i Mutlaka, Cennetin icadı nasıl ağır olabilir? (Sözler sh: 72)

*******

Cennet bahardan ne kadar yüksek ise, o derece bahar bahçelerinin hilkati[7], o Cen­netten daha müşküldür ve hayretfezâdır[8] denilebilir. (Sözler sh: 72)

*******

İnsan, ipi bo­ğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. Belki, bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muha­sebe için zaptedilir. (Sözler sh: 76)

*******

En büyük bir ağacın ruh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte derc edip[9] mu­hafaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz, vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder, denilir mi? Ve küre-i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr, âhirete giden misafirlerinin yolunda nasıl bu arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi? (Sözler sh: 81)

*******

Bu fâni eşya başka yerde bâki meyveler verirler  ve  daimî  suretler  bırakır ve başka ci­hette ebedî mânâlar ifade eder, sermedî[10] tesbihat yapar. Ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan olur, fânide bâkiye yol bulur. (Sözler sh: 86)

*******

Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhâyı[11] inkâr etmek demektir.

Demek, ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cen­net ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor. (Sözler sh: 87)

*******

İnsanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş[12] efkârları[13] ve ebedî saadetlerinin envâına yayılmış arzuları gösterir ki, bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecek­tir. Bu dünya ona bir misafirhanedir ve âhiretine bir intizar[14] salonudur. (Sözler sh: 87)

*******

Bir baharı halk etmek[15], Zât-ı Zülce­lâline bir çiçek kadar ehvendir.[16] Eğer esbaba[17] isnad edil­se, bir çiçek bir bahar kadar ağır olur. Hem bütün insanları ihyâ edip[18] haşretmek[19], bir nefsin ihyâsı gibi kolaydır. (Sözler sh: 91)

*******

Madem Allah var, elbette âhiret vardır... (Sözler sh: 104)

*******

Evet, madem ezelî ve ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı ulûhiyetinin sermedî bir medarı olan âhiret vardır. (Sözler sh: 104)

*******

Madem dünyada hayat var; elbette in­sanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimal etmeyenler[20], dâr-ı bekada ve Cennet-i bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ. (Sözler sh: 108)

*******

Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Mu­ham­mediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şu­ursuz kalmış olan başını bir seyyareye[21] çarpacak, bir kıyameti koparacak. (Sözler sh: 110)

*******

Mevt-i dünya[22] ve kıyamet kopması ise:

Bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbânî ile küremize, misafirhanemize çarpması, bu hanemizi harap edebilir: On senede yapılan bir saray bir dakikada harap olması gibi. (Sözler sh: 113)

*******

Size böyle nimet eden bir zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak  üzere yatasınız. (Sözler sh: 115)

*******

Ebedî ve sermedî[23] olan bir cemâlin[24] seyirci müştâkı[25] ve âyinedar[26] âşıkı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir. İşte Kur’ân şakirtlerinin akıbet­leri böyledir. Cenâb-ı Hak bizleri onlardan eyle­sin. Âmin! (Sözler sh: 126)

*******

Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı, hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir dere­cede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa, sermayece en âlâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednâsın­dan[27] elli derece aşağı düşersiniz. (Sözler sh: 127)

*******

Kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır. (Sözler sh: 142)

*******

İnsan-ı mü’mine nur-u imanla gös­terir ki, mevt[28], idam değil, tebdil-i mekândır.[29] Kabir ise, zulümatlı[30] bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli[31] âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla, âhirete  nisbeten bir zindan  hükmündedir. (Sözler sh: 203)

*******

Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat[32] bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider. (Sözler sh: 212)

*******

Haşirde sizi ihyâ edecek Zat öyle bir zattır ki, bütün kâinat Ona emirber[33] nefer hükmündedir; emr-i kün feyekûn’a[34] karşı kemâl-i inkıyadla[35] ser­furu eder.[36] Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar Ona ehven[37] gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zattır. (Sözler sh: 425)

*******

Cennet bütün lezaiz-i maneviyeye medar olduğu gibi, bütün lezaiz-i cismaniyeye de medardır. (Sözler sh: 497)

*******

Hadis-i Şerif işaret ediyor ki: İnsanın ne ka­dar hüsünperver[38] ve zevkperest ve ziynete[39] meftun ve cemâle müştak[40] duyguları ve hasseleri ve kuvâ­ları[41] ve lâtifeleri[42] varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve herbirisini ayrı ayrı okşayıp mes’ut edecek, maddî ve mânevî her nevi ziynet ve hüsn‑ü cemâle[43] huriler câmidirler.[44] (Sözler sh: 501)

*******

Küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa, bir edepsiz ona serkeşâne[45] dese, “Beni tedip etmezsin[46] ve edemezsin”; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, tek o edepsiz için bir hapishane teşkil edecek, onu içine atacaktır.

Halbuki, kâfir, Cehennemi inkârla, nihayetsiz iz­zet ve gayret[47] ve celâl[48] sahibi ve gayet büyük ve ni­hayetsiz Kadîr bir Zâtı tekzip[49] ve isnad-ı acz[50] ediyor, yalancılıkla ve aczle itham ediyor, izzetine şid­detle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduru­yor, celâline âsiyâne ilişiyor. Elbette, farz-ı muhal olarak[51], Cehennemin hiçbir sebeb-i vücudu bu­lunmazsa da, şu derece tekzip ve isnad-ı aczi ta­zammun eden[52] küfür için bir Cehennem halk edi­lecek, o kâfir içine atılacaktır. (Sözler sh: 503)

*******

Koca bir ağacın bir derece ruha benzeyen programını ve kanun-u teşekkülâtını[53], bir nokta gibi en küçük çekirdekte derc edip muhafaza eden bir Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, bir Zât-ı Hafîz-i Bîzeval[54] hakkında, “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder?” denilir mi? (Sözler sh: 516)

*******

Madem israf yok ve abesiyet[55] olmaz. Elbette saadet-i ebediye olacaktır. Çünkü, dönmemek üzere adem[56], herşeyi abes eder, herşey israf olur. (Sözler sh: 519)

*******

Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, “Ebed, ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini doldu­ramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahlûktur.[57] (Sözler sh: 522)

*******

Evet, şu dâr-ı dünya, beşerin ruhunda münde­miç[58] olan hadsiz istidatların sünbüllenmesine mü­sait değildir. Demek başka âleme gönderilecektir. Evet, insanın cevheri[59] büyüktür, öyleyse ebede namzettir. Mahiyeti âliyedir.[60] Öyleyse cinayeti dahi azîmdir, sair mevcudata benzemez. İntizamı da mühimdir. İntizamsız olamaz, mühmel[61] kala­maz, abes edilmez, fenâ-yı mutlakla[62] mahkûm olamaz, adem-i sırfa[63] kaçamaz. Ona, Cehennem ağzını açmış, bekliyor. Cennet ise, âguş-u nazdâ­rânesini[64] açmış, gözlüyor. (Sözler sh: 525)

*******

Nasıl ki insan küçük bir âlemdir, yıkılmak­tan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır; o dahi ölümün pençesinden kurtulamaz. O da öle­cek, sonra dirilecek; veya yatıp, sonra subh-u ha­şirle[65] gözünü açacaktır. (Sözler sh: 530)

*******

Şu kâinatın eczaları dakik, ulvî bir nizamla birbirine bağlanmış; hafî[66], nazik, lâtif[67] bir rabıta ile tutun­muş; ve o derece bir intizam içindedir ki, eğer ec­râm-ı ulviyeden[68] tek bir cirm[69], kün[70] emrine veya “Mihverinden[71] çık” hitabına mazhar olunca, şu dünya sekerâta[72] başlar. Yıldızlar çarpışacak, ec­ramlar dalgalanacak. Nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleleri, küreler gibi büyük topların müthiş sadâları gibi vâveylâya[73] başlar. Birbirine çarpışarak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, de­nizler yanarak, yeryüzü düzlenecek. İşte, şu mevt ve sekeratla, Kadîr-i Ezelî kâinatı çalkalar; kâinatı tasfiye edip[74], Cehennem ve Cehennemin mad­deleri bir tarafa, Cennet ve Cennetin me­vadd-ı münasebeleri[75] başka tarafa çekilir; âlem-i âhiret tezahür eder. (Sözler sh: 531)

*******

Evet, dünya öldükten sonra âhiret olarak diriltile­cektir. Dünya harap edildikten sonra, o dünyayı yapan Zat, yine daha güzel bir surette onu tamir edecek, âhiretten bir menzil yapacaktır. (Sözler sh: 533)

*******

Bir sultan, itaat edenlere mükâfat ve isyan eden­lere de mücazat etmezse[76], saltanatı inhidama[77] yüz çevirir. Ve keza, bir sultanın sağında lütuf ve mer­hamet ve solunda kahır[78] ve terbiye lâzımdır. Mü­kâfat, merhametin iktizasıdır.[79] Terbiye de mücâ­zâtı ister. Mükâfat ve mücâzat menzilleri[80] âhirettir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 38)

*******

Bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenab-ı Hakkın ebedî ve sermedî olan Dârüsselâm[81] menziline dâvetlisi olan mahlû­katın içtimaları[82] için bir han ve bir bekleme salo­nudur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 43)

*******

Ey arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sahipsiz bir hayvan değildir. Ancak, onun da bütün hare­kât ve ef’âli[83] yazılıyor, tesbit ediliyor. Ve a’mâlinin[84] neticeleri hıfzediliyor[85] ki, muhasebe-i kübrâda[86] ona göre derece alsın. (Mesnevî-i Nuriye sh: 44)

*******

Kudret-i ezeliyeye nisbetle, ölümden sonra haşrin gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gi­bidir. Evet, nebatat gibi insanın da bir güzü, bir de baharı vardır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 45)

*******

İnsanların haşri nebatatın haşri gibi­dir. Bunu gören onu nasıl inkâr eder? Haşrin ica­dına olan vaadi ise, bütün enbiyanın tevatürüyle[87] ve büyük insanların icmâıyla[88] sabit olduğu gibi Kur’ân-ı Kerîmin lisanıyla da sabittir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 46)

*******

Ölüm haktır. Evet, bu hayat ve bu beden şu azîm dünyaya direk olacak kabiliyette değildir. Zira onlar demir ve taştan değildir. Ancak et, kan ve kemik gibi mütehalif[89] şeylerden terekküp[90] etmiş; kısa bir zamanda teva­fukları,[91] içtimaları[92] varsa da iftirakları[93] ve dağılma­ları her vakit melhuzdur.[94] (Mesnevî-i Nuriye sh: 52)

*******

Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun?[95] Sabah ve ak­şam elbiseni değiştirdiğin gibi her sene de bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyor­sun,[96] haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine em­sali gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümuneleri vukua gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 121)

*******

Kabir, âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti[97] rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka ci­hetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak[98] za­manın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın[99] yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzarla ikrah edecekler­dir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 129)

*******

Madem, fü­nunun[100] ittifakıyla ve ulûmun[101] şehadetiyle, hilkat şeceresinin[102] en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymettar insandır. Ve insa­nın bir ferdi, sair hayvânâtın bir nev’i hükmün­dedir. Elbette, kat’î bir hads[103] ile hükmedilir ki, ha­şir ve neşr-i ekberde, beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 151)

*******

Arının dimağını[104], mikrobun gözünü tan­zim eden Zat, senin ef’âl[105] ve a’mâlini mühmel[106], ba­şıboş, hesapsız, kitapsız bırakmayarak İmâm-ı Mübînde[107] yazar. Ona göre muhaseben olacaktır. (Mesnevî-i Nuriye sh: 187)

*******

Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden,[108] devirden devire himaye eden, inhilâlden[109] vikaye [110]eden[111] ve o tohumda incir ağacı­nın teşkilâtına lâzım olan esasları kemâl-i ihti­mamla muhafaza eden, elbette ve elbette, halife-i arz ünvanını alan nev-i beşerin â’mâlini[112] ihmal etmez, hıfzeder. (Mesnevî-i Nuriye sh: 193)

*******

Bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleke­tine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıta­cak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümit yok. Ancak Kur’ân’ın güne­şinden, Rahmân’ın hazinesinden tedarik edilebi­lir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 220)

*******

İnsan bir yolcudur. Sabâvet­ten[113] gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yol­culuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı,[114] Mâlikü’l-Mülk[115] tarafından verilmiştir. Fakat o le­vazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarf ediyor. Halbuki, o levazımattan lâ­akal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı ba­kiyeye sarf etmek gerektir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 223)

*******

Ölüm, zeval,[116] firak,[117] adem kapısı ve zulümat[118] kuyusu olmayıp an­cak Sultan-ı Ezel ve Ebedin huzuruna girmek için bir medhaldir.[119] (Mesnevî-i Nuriye sh: 226)

*******

Mevt,[120] tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur,[121] vazifeden terhistir; idam ve adem ve fenâ değildir. (Mektubat sh: 7)

*******

Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücut­tur,[122] hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebdedir,[123] bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir.[124] (Mektubat sh: 7)

*******

Zât-ı Akdes-i İlâhî[125] madem sermedî[126] ve daimîdir; elbette sıfâtı ve esmâsı dahi sermedî ve daimîdir­ler. Madem sıfâtı ve esmâsı daimî ve sermedîdir­ler; elbette onların aynaları ve cilveleri ve nakış­ları ve mazharları olan âlem-i bekadaki bâkiyat[127] ve ehl-i beka, fenâ-yı mutlaka,[128] bizzarure,[129] gidemez. (Mektubat sh: 59)

*******

İmansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta,[130] kebâirde[131] birer men­hus[132] lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat imansız­lıkta hiçbir cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet[133] içinde zulmettir, azap içinde azaptır. (Mektubat sh: 63)

*******

Eğer dünya ebedî olsaydı, insan içinde ebedî kalsaydı ve firak[134] ebedî olsaydı, elîmâne teessürat[135] ve meyusâne[136] teellümâtın[137] bir mânâsı olurdu. Fa­kat madem dünya bir misafirhanedir; vefat eden çocuk nereye gitmişse, siz de, biz de oraya gide­ceğiz. Ve hem bu vefat ona mahsus değil, umumî bir caddedir. Hem madem mufarakat[138] dahi ebedî değil; ileride hem berzahta, hem Cennette görü­şülecektir. “El-hükmü lillâh,” demeli. “O verdi, o aldı. Elhamdü lillâhi alâ külli hal” deyip sabırla şükretmeli. (Mektubat sh: 79)

*******

Vesile-i saadet-i dâreyn[139] olan iman ve İs­lâmiyet, mü’mine der ki: Şu sekeratta[140] olan çocu­ğun Hâlık-ı Rahîmi, onu bu pis dünyadan çıkarıp Cennetine götürecek. Hem sana şefaatçi, hem ebedî bir evlât yapacak. Mufarakat[141] muvakkattir,[142] merak etme.

[143] Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz. (Bakara Sûresi, 2:155-156) de, sabret. (Mektubat sh: 80)

*******

Sizlere müjde! Mevt[145] idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz[146] değil, sönmek değil, firak-ı ebedî[147]  değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam[148] değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm ta­rafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Sa­adet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sev­kiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı[149] olan âlem-i berzaha bir visal[150] kapısıdır. (Mektubat sh: 226)

*******

Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz vakit, “Eyvah, malımız harap olup sa’yimiz hebâ[151] oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik” demeyiniz, feryad edip me’yus olmayınız.

Çünkü sizin herşeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiş­tir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi celb edip[152] yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır.

Ne mutlu sizlere ki, hiz­metinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşak­kat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz. (Mektubat sh: 227)

*******

Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubudiyet[153] boşu boşuna gitmez. Bir dâr-ı mükâfat,[154] bir mahall-i sa­adet senin için ihzar edilmiştir.[155] Senin şu fâni dün­yana bedel, bâki bir Cennet seni bekler. İbadet ettiğin ve tanıdığın Hâlık-ı Zülcelâlin vaadine iman ve itimad et. Ona, vaadinde hulf etmek[156] muhaldir.[157] Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine acz müdahale edemez. Senin kü­çük bahçeni halk ettiği gibi, Cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana vaad et­miş. Ve vaad ettiği için, elbette seni onun içine alacak. (Mektubat sh: 227)

*******

Ey insan! Fenâya, ademe,[158] hiçliğe, zulümata, nis­yana,[159] çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğul­maya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz. Siz fenâya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikînin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultan-ı Ezelî­nin payitahtına[160] dönüyorsunuz. Kesrette[161] boğul­maya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksi­niz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz. (Mektubat sh: 228)

*******

Şu dünyanın mânevî güneşi olan hayat dahi, harab-ı dünya ile gurubundan[162] sonra, haşrin saba­hında bâki bir surette tulû[163] edecektir. Ve cin ve insin bir kısmı saadet-i ebediyeye ve bir kısmı da şekavet-i ebediyeye[164] mazhar olacaktır. (Mektubat sh: 252)

*******

Kıssa-i Yusuf’un en parlak kısmı ki, Aziz-i Mısır olması, peder ve validesiyle gö­rüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dün­yada en büyük saadetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yusuf’un mevtini şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki:

Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Haz­ret‑i Yusuf kendisi Cenâb-ı Haktan vefatını is­tedi ve vefat etti, o saadete mazhar oldu. Demek, o dünyevî lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet, kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi haki­katbîn[165] bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı olan mevti[166] istedi, tâ öteki sa­adete mazhar olsun. (Mektubat sh: 283)

*******

Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla ve cihazat-ı mâneviyesiyle ubudiyet etmiş ve Cennetin lezâizine istihkak kesb[167] etmişse, herbir duygusunu memnun edecek, herbir cihazatını okşayacak, herbir letâifini[168] zevk­lendirecek bir tarzda, Cennetin herbir nev’inden birer mehâsini gösterecek bir tarz-ı libası,[169] kendi­lerine ve hurilerine, rahmet-i İlâhiye tarafından giydirilecek. (Mektubat sh: 385)

*******

Cehennem lüzumsuz değil. Çok işler var ki, bütün kuvvetiyle “Yaşasın Cehennem” der.

Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiyat ister. (Mektubat sh: 397)

*******

Ey insan, düşün! Sen alâküllihal[170] öleceksin. Eğer nefis ve şeytana tâbi isen, senin komşuların, belki akrabaların, senin şerrinden kurtulmak için mes­rur olacaklar. Eğer “Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm” deyip Kur’ân’a ve Habib-i Rahmân’a tâbi isen, o vakit semavat ve arz ve mevcudat, herke­sin derecesine nisbeten, senin derecene göre se­nin firâkından müteessir olup mânen ağlarlar. (Lem’alar sh: 86)

*******

Kur’ân-ı Hakîmin verdiği nurla ispat etmişiz ki, ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat kül­fetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten[171] bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir ve­siledir. Hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna[172] bir davettir. Hem Hâ­lık-ı Rahîminin fazlından,[173] kendi hizmetine mu­kabil ahz-ı ücret etmeye[174] bir nöbettir. (Lem’alar sh: 210)

*******

Madem ecel vakti muayyen[175] değil; Cenâb-ı Hak, insanı ye’s-i mutlak ve gaflet-i mutlaktan kurtar­mak için, havf ve recâ[176] ortasında ve hem dünya ve hem âhireti muhafaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir,[177] öylece hazırlanır. (Lem’alar sh: 212)

*******

Ölüm,  idam değil, firak[178] değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir,[179] mebdeidir.[180] Ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır.[181] Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır. (Lem’alar sh: 232)

*******

Ölüm firak değil, visaldir,[182] tebdil-i me­kândır, bâki bir meyveyi sümbül vermektir. (Lem’alar sh: 256)

*******

O Cemâl‑i Ezelî, kendisinin âyine‑i müştâkı[183] olan insan ile ebedü’l-âbâd[184] yolunda seyahatinde beraber bu­lunmak için, alâ külli hal,[185] bir dâr-ı bekada bir ha­yat-ı bâkiyeye insanı mazhar edecek. (Lem’alar sh: 356)

*******

Ölüm, ehl-i iman için bir ter­histir. Ecel terhis tezkeresidir, bir tebdil-i mekân­dır, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesi ve kapısı­dır. Zindan-ı dünyadan çıkmak ve bağıstan‑ı ci­nâna[186] bir uçmaktır. Hizmetinin ücretini almak için huzur-u Rahmân’a girmeye bir nöbettir ve dâr-ı saadete gitmeye bir davettir. (Şualar sh: 17)

*******

Ebedînin sadık dostu, ebedî olacak. Ve Bâkî’nin âyine-i zîşuuru[187] bâki olmak lâzım gelir. (Şualar sh: 55)

*******

Ölüm ya idam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bü­tün ahbabını ve akaribini[188] asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir. Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferit[189] ve dipsiz bir kuyudur. Veyahut bu zin­dan-ı dünyadan bâki ve nuranî bir ziyafetgâh ve bağistana[190] açılan bir kapıdır. (Şualar sh: 195)

*******

Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi ettiğiniz evlât ve akra­balarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhafaza edilmiş; mükâfatla­rını göreceksiniz. (Şualar sh: 225)

*******

 

Ana Menüye Dön

KADER

Herbiri birer mucize-i san’at olan mevcudata bakıyoruz ki, hayretnümâ[191] bir de­recede suhuletle,[192] kolaylıkla, külfetsiz, dağdağasız, kısa bir zamanda, fakat muciznümâ bir surette icad edilir. Demek hadsiz bir ilim vardır ki, hadsiz suhuletle yapılır. Ve hâkezâ, mezkûr emâreler gibi binler alâmet-i sadıka[193] var ki, şu kâinatta ta­sarruf eden Zâtın muhit[194] bir ilmi vardır. Ve herşeyi bütün şuûnâtıyla[195] bilir, sonra yapar.

Madem şu Kâinat Sahibinin böyle bir ilmi var­dır. Elbette insanları ve insanların amellerini gö­rür ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir; hikmet ve rahmetinin muktezasına[196] göre on­larla muamele eder ve edecek.

Ey insan! Aklını başına al, dikkat et: Nasıl bir Zât seni bilir ve ba­kar, bil ve ayıl! (Mektubat sh: 243)

*******

Bütün eşya, bütün ahvaliyle vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılıyor. (Sözler sh: 164)

*******

Kur’ân’ın dediği gibi, insan, seyyiâtından[197] tamamen mes’uldür. Çünkü seyyiâtı isteyen odur. Seyyiat, tahribat[198] nev’inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribat yapabilir, müthiş bir cezaya kesb-i istihkak eder:[199] bir kibritle bir evi yakmak gibi. Fakat hasenatta[200] iftihara hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü hasenâtı isteyen, ik­tiza eden rahmet-i İlâhiye; ve icad eden kudret-i Rabbâniyedir. (Sözler sh: 464)

*******

Kader, ilm-i ezelîden[201] olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar–ı âlâdan,[202] ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder[203] bir makam-ı âlâdadır. (Sözler sh: 467)

*******

Ey abdim, ihti­yarınla[204] hangi yolu istersen, seni o yolda götürü­rüm. Öyleyse mes’uliyet[205] sana aittir. (Sözler sh: 468)

*******

Kadere iman, imanın erkânındandır.[206] Yani, “Herşey Cenâb-ı Hakkın takdiriyledir.” (Sözler sh: 468)

*******

Vücudundan sonra herşeyin ser­güzeşt-i hayatı[207] yazıldığına delil ise, âlemde Kitab-ı Mübîn ve İmam-ı Mübînden haber veren bütün meyveler ve Levh-i Mahfuzdan haber veren ve işaret eden, insandaki bütün kuvve-i hafızalar bi­rer şahittir, birer emâredir. (Sözler sh: 470)

*******

Kader, herşeye bir miktar ve o miktara göre bir kalıp vermiştir. Feyyaz-ı Mutlaktan[208] aldığı feyze olan kabiliyeti o kalıba göredir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 181)

*******

İmam-ı Mübin, ilim ve emr-i İlâhînin bir nev’ine bir ünvandır ki, âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani, zaman-ı halden ziyade, mazi ve müstakbele nazar eder. Yani, herşeyin vücud-u zâhirîsinden ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlâhînin bir defteridir. (Mektubat sh: 36)

*******

Kitab-ı Mübin ise, âlem-i gaybdan ziyade âlem-i şehadete bakar. Yani, mazi ve müstakbel­den ziyade zaman-ı hazıra nazar eder. Ve ilim ve emirden ziyade kudret ve irade-i İlâhiyenin bir ünvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübin kader defteri ise, Kitab-ı Mübin kudret defteridir. (Mektubat sh: 37)

*******

Herşeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediği­miz, kâinatta cereyan[209] eden bir nehr‑i azîmin ha­kikati dahi, Levh-i Mahv-İsbat’taki[210] kitabet-i kud­retin sayfası ve mürekkebi hükmündedir. (Mektubat sh: 37)

*******

Evet herşey ya hakikaten güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir. (Mektubat sh: 378)

*******

Kadere iman eden gamlardan kurtulur. (Şualar sh: 260)

*******

 

Ana Menüye Dön



[1] insan ve cinnin imtihan meydanı

[2] geçici olan bu dünyadan

[3] sevinçli olarak

[4] gürültüsüz, rahat olan

[5] sonsuz yaşamak

[6] yakın

[7] yaradılışı

[8] hayretlidir

[9] koyup

[10] sürekli

[11] içindekileri

[12] kaplamış

[13] düşünceleri

[14] bekleme

[15] yaratmak

[16] kolaydır

[17] sebeblere

[18] canlandırıp, diriltip

[19] toplamak

[20] kötüye kullanmayanlar

[21] gezegene, gök cismine

[22] dünyanın ölümü

[23] sürekli

[24] güzelliğin

[25] isteklisi

[26] ayna olmak hizmetini gören

[27] aşağısından

[28] ölüm

[29] yer değiştirmektir

[30] karanlıklı

[31] nurlu

[32] hayat yolu, dünya hayatı

[33] emri dinler

[34] Allah’ın “ol” der demez hemen var eden emrine

[35] tam bir itaat

[36] baş eğer

[37] kolay

[38] güzelliği çok sever

[39] süse

[40] güzelliğe çok istekli

[41] kuvvetleri ve yetenekleri

[42] ince duyguları

[43] güzelliğe

[44] toptan sahiptirler

[45] dik kafalık ve itaatsızlık yaparak

[46] ceza verip terbiyelendirmezsin

[47] gayesini ciddi takip eden

[48] büyüklük ve şiddet

[49] yalanlamak

[50] güçsüzlükle suçlamak

[51] imkansız olmakla bereber olur diye düşünerek

[52] içine alan

[53] yapılışının kanununu

[54] varlığı sonsuz olup her şeyi muhafaza edip yok etmeyen zât (Allah)

[55] faydasızlık, gayesizlik

[56] hiçlik

[57] yaradılmıştır

[58] konulmuş

[59] temel yapısı

[60] yücedir

[61] ihmal edilmiş, ilgisiz kalınmış

[62] tamı tamına hiçlik

[63] tam bir yokluğa

[64] ilgi duyar avucunu

[65] haşir sabahıyla

[66] gizli

[67] hoş

[68] yüksekteki yıldızlardan

[69] yıldız

[70] ol

[71] eksen çemberinden

[72] ölmeye

[73] bağırıp gürültülere

[74] karışıklığını ayırıp

[75] uygun olan maddeleri

[76] cezalandırmazsa

[77] yıkılmaya

[78] şiddet ve ceza

[79] gereğidir

[80] yerleri

[81] hiçbir tehlike, zarar ve dertlerin bulunmadığı yer. Cennet

[82] toplanmaları

[83] işleri

[84] amellerinin, yaptıklarının

[85] korunup saklanıyor

[86] büyük hesaplaşma gününde, kıyametten sonra

[87] birbirini doğrulayarak verdikleri sağlam haberlerle

[88] fikir birliğiyle

[89] birbirinden farklı

[90] birleşerek meydana gelmiş

[91] birbirine uygun olup birleşmeleri

[92] toplanmaları

[93] birbirinden ayrılmaları

[94] olabilir

[95] değiştiriyorsun

[96] yeniliyorsun

[97] yönü

[98] katılma

[99] isteğin

[100] fenlerin

[101] ilimlerin, bilgilerin

[102] yaradılış ağacının, yani bütün varlıkların

[103] sezgi

[104] beynini

[105] işler

[106] ihmal edilmiş, ilgisiz kalınmış

[107] olmuş ve olacak her şeyin Allah tarafından yazılı olan yerde

[108] koruyan

[109] çözüp dağılmaktan

[110]

[111] koruyan

[112] amellerini, yaptıklarını

[113] çocukluktan

[114] gerekli şeyleri

[115] bütün varlıkların sahibi Allah

[116] sona erme

[117] ayrılık

[118] karanlıklar

[119] giriş yeridir

[120] ölüm

[121] ruhun serbestliğe geçişidir

[122] vücudun değiştirilmesidir

[123] başlangıçtır

[124] başlangıcıdır

[125] Allah’ın en kutsal olan zâtı (kendisi)

[126] sürekli, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde yok olmaz

[127] varlıkları sonsuz devam edecek olanlar

[128] tam manasıyla yokluğa

[129] ister istemez, kesin olarak

[130] günah işlemekte

[131] büyük günahlarda

[132] kötü ve çirkin

[133] karanlık

[134] ayrılık

[135] acımalar, üzülmeler

[136] ümidsizce

[137] elem ve acılar çekmenin

[138] ayrılıklar

[139] dünya ve âhiret saadetinin (mutlu hayatının) sebebi

[140] can çekişmede

[141] ayrılık

[142] geçicidir

[143] Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğ­iz. Bakara Sûresi, 2:155-156.

[144] Hüküm Allah’ındır.

[145]ölüm

[146] yıkılış

[147] sonsuz ayrılık

[148] kendiliğinden yok oluş

[149] toplanma yeri

[150] kavuşma

[151] çalışmamız boşuna ve faydasız

[152] kendine alıp

[153] kulluk görevi

[154] yapılan görevlerin karşılığının verileceği yer (cennet)

[155] hazırlanmıştır

[156] sözünden caymak

[157] imkânsızdır, olamaz

[158] sona ermeğe, yokluğa

[159] karanlıklara, unutulmaya

[160] hükümet merkezi olan başşehire (yani ahirete)

[161] unsurlar içinde

[162] batışından

[163] doğacaktır

[164] sonsuz kalınacak azab yerine (cehennem)

[165] gerçeği gören

[166] ölümü

[167] hak etmiş

[168] ince duygularını

[169] elbise şeklini

[170] ister istemez

[171] kulluk görevinden

[172] cennetler bağına

[173] ihsan ve bağışından

[174] karşılığını almaya

[175] belirli

[176] ümid ve koku

[177] hatırladır

[178] ayrılık

[179] başlangıcıdır

[180] başıdır

[181] yer değiştirmektir

[182] kavuşmaktır

[183] çok istekli kendini tanıtan aynası

[184] sonsuzluk hayatı

[185] herhalde

[186] cennetler bağına

[187] anlayışlı aynası, kendini tanıtıp göstereni

[188] yakınlarını, dostlarını

[189] yalnız başına hapis

[190] bahçeye

[191] hayret gösteren

[192] kolaylık

[193] doğru belirtiler

[194] herşeyi kaplayan, haricinde birşey kalmayan

[195] işleriyle

[196] gereğine

[197] günahlardan

[198] yıkma, bozma

[199] hakeder

[200] iyiliklerde

[201]

[202]

[203]

[204] isteğinle, arzunla

[205] sorumluluk

[206] esaslarındandır, temellerindendir

[207] hayatının başından geçen halleri

[208] sonsuz feyiz ve bolluk sahibi Allah’dan

[209] akan

[210] Cenab-ı Hak’kın mevcudatı göstermesi, ortadan kaldırması ve tekrar göstermesindeki

 

Ana Menüye Dön