Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi semavatın[1] da kendine münasip sekeneleri[2] bulunsun. Lisan‑ı şer’îde,[3] o ecnâs-ı muhtelifeye[4] “melâike ve ruhaniyat” tesmiye[5] edilir. (Sözler sh: 176)
*******
Şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar[6] hükmünde
olan semavat dahi zîşuur[7] ve
zevi’l-idrak[8]
mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem
sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının
mütalâacıları ve şu saltanat‑ı Rububiyetin[9]
dellâllarıdırlar.[10] (Sözler sh: 176)
*******
Bazı rivâyâtın işârâtıyla ve
intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki, bir kısım
ecsâm-ı seyyare,[11]
seyyarattan[12] tut,
ta katarâta[13]
kadar, bir kısım melâikenin merâkibidirler.[14] Onlar
bunlara izn-i İlâhî ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler.
Hem denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı hayvaniye, hadiste
“tuyurun hudrun”[15]
tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, ta sineklere kadar, bir cins
ervâhın tayyareleridirler. Onlar, bunların içine emr-i Hak ile
girerler, âlem-i cismâniyâtı seyran edip o cesetlerdeki hasselerin[16]
pencereleriyle cismânî mucizât-ı fıtratı temâşâ ederler. (Sözler sh: 176)
*******
Hakikat kat’iyen
iktiza eder ve hikmet yakînen
ister ki, zemin[17] gibi, semâvâtın[18] dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri
olsun ve o sekeneler o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatin lisanında,
pek çok muhtelif-ül cins olan o sekenelere “melâike ve ruhaniyat” tesmiye
edilir. (Sözler sh: 504)
*******
Bir kısım ecsâm-ı câmide-i seyyâre,[19]
yıldızlar seyyârâtından tut, tâ yağmur katarâtına
kadar, bir kısım melâikenin sefine[20] ve
merâkibidirler.[21] O
melâikeler, bu seyyârelere izn-i İlâhi ile binerler, âlem-i şehadeti[22]
seyredip gezerler ve o merkeplerinin tesbihatını temsil ederler. (Sözler sh: 505)
*******
Madem şu biçare, perişan küremiz, sergerdan[23]
zeminimiz bu kadar had ve hesaba gelmez zevi-lhayat[24] ile,
zevi-l ervah[25] ile
ve zevi-l idrak[26] ile
dolmuştur. Elbette sadık bir hads[27] ile
ve kat’î bir yakin ile hükmolunur ki, şu kusûr-u semâviye[28] ve
şu buruc-u sâmiyenin[29] dahi
kendilerine münasip zîhayat, zîşuur sekeneleri[30]
vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin
ateşinde dahi o nuranî sekeneler bulunur. Nâr,[31] nuru
yakmaz. Belki ateş ışığa medet verir. (Sözler sh: 507)
*******
Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün
kabiliyetsizliği ve onların gizlenmekliğiyle sana görünmemeleri,
onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz. Adem-i rüyet,[32] adem-i vücuda[33] delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet
olamaz. (Sözler sh: 508)
*******
Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem
semâvat, burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuur, zîhayat,
zîruhlarla doludur. Nardan, nurdan, ateşten, ışıktan,
zulmetten,[34] havadan, savttan,[35] râyihadan,[36] kelimattan, esirden[37] ve hattâ elektrikten ve sair seyyâlât-ı
lâtifeden[38] halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o
zîşuurlara, Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye[39] (Aleyhissalâtü
Vesselâm), Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, “melâike
ve cân[40] ve ruhaniyattır” der,
tesmiye eder.
Melâikenin ise, ecsâmın muhtelif
cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura
müekkel olan melek, şemse müekkel olan meleğin cinsinden
değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pek çok ecnâs-ı
muhtelifeleri vardır. (Sözler
sh: 508)
*******
Şu âlem-i maddiyat ve şehadet ise, âlem-i melekût ve
ervah[41] üstünde serpilmiş tenteneli bir
perdedir. (Sözler sh: 509)
*******
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan der ki: “Melâike,
ibâd-ı mükerremdir.[42] Emre
muhalefet etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar.”
Melâike, ecsâm-ı lâtife-i
nuraniyedirler. Muhtelif nevilere münkasımdırlar.[43] Evet,
nasıl ki beşer bir ümmettir; kelâm sıfatından gelen
şeriat-i İlâhiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir.[44] Öyle
de, melâike dahi muazzam bir ümmettir ki, onların amele kısmı
irade sıfatından gelen şeriat-i tekviniyenin[45]
hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir‑i Hakikî olan kudret-i
fâtıranın[46] ve
irade-i ezeliyenin emirlerine tâbi bir nevi ibâdullahtırlar[47] ki,
ecrâm-ı ulviyenin herbiri onların birer mescidi, birer mâbedi hükmündedirler.
(Sözler sh: 511)
*******
Bütün ehl-i edyan[48], bütün asırlarda, zaman-ı Âdem’den
şimdiye kadar melâikenin vücuduna ve ruhanîlerin tahakkukuna[49] ittifak etmişler ve insanın
taifeleri birbirinden bahsi ve muhaveresi[50] ve rivayeti gibi, meleklerle muhavere
edilmesine ve onların müşahedesine ve onlardan rivayet edilmesine
icmâ[51] etmişlerdir. (Sözler sh: 511)
*******
Hem hiç mümkün müdür, hiç makul müdür, hiç kabil midir ki,
hayat-ı içtimaiye-i beşeriye[52] semâsının
güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiya ve
evliya, tevatür[53]
suretiyle ve icmâ-ı mânevî kuvvetiyle ihbar ettikleri ve şehadet
ettikleri melâike ve ruhaniyatın vücutları ve müşahedeleri bir
şüphe kabul etsin, bir şekke[54] medar
olsun? (Sözler sh: 512)
*******
Seyyarat içinde mutavassıt[55] ve
yıldızlar içinde küçük ve kesif olan küre-i arz, mevcudat
içinde en kıymettar ve nuranî olan hayat ve şuur, hesapsız bir
surette onda bulunuyorlar. Elbette, karanlıklı bir hane hükmünde
olan şu arza nisbeten müzeyyen[56]
kasırlar[57],
mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve
yıldızların denizleri olan gökler, zîşuur ve zîhayat[58] ve
pek kesretli ve muhtelifül’ecnas[59] olan
melâike ve ruhanîlerin meskenleridir. (Sözler sh: 569)
*******
Melekler bu âlemleri izn-i İlâhî ile görebilirler ve
girerler. Ve Hazret-i Cebrail gibi, insanlarla görüşen umum melâike-i
mukarrebîn,[60]
mezkûr âlemlerin vücutlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini
müttefikan haber veriyorlar. (Sözler
sh: 104)
*******
Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne, cam
ziyanın geçmesine, şuânın röntgen vasıtasıyla kesif
cisimlere bile nüfuzuna[61] ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin
içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni
yoktur.
Kezalik,
bu kesif[62] âlemde ruhânîleri deverandan,[63] cinnîleri cevelandan,[64] şeytanları cereyandan,[65] melekleri seyerandan[66] men edecek bir mâni yoktur. (Mesnevî-i
Nuriye sh: 138)
*******
Madem Rahîm bir Hâlıkımız var; bizim için
gurbet olamaz. Madem O var; bizim için herşey var. Madem O var; melâikeleri
de var. Öyleyse bu dünya boş değil; hâli dağlar,[67]
boş sahrâlar[68]
Cenâb-ı Hakkın ibâdıyla doludur. (Lem’alar sh: 228)
*******
Melâike, insan gibi bir surete inhisar etmez;[69]
müşahhas[70] iken,
bir küllî[71]
hükmündedir. Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, kabz-ı ervâha[72]
müekkel[73] olan
melâikelerin nâzırıdır.[74] (Mektubat
sh: 351)
*******
Hazret-i Cebrâil, Mikâil, Azrâil gibi melâike-i izâm,[75] birer
nâzır-ı umumî hükmünde, kendi nevilerinden ve kendilerine benzer
küçük tarzda aveneleri[76]
vardır. Ve o muavinler, envâ-ı mahlûkata göre ayrı
ayrıdırlar. SulehânınHAŞİYE1
ervâhını kabzeden başkadır, ehl-i şekavetin
ervâhını kabzeden[77] yine
başkadır. Nasıl ki,
[78]âyeti
işaret ediyor ki, kabz-ı ervâh eden, taife taifedir. (Mektubat
sh: 352)
*******
Meleklerin hiçbir cihette hilâf-ı emir[79] hareketleri yoktur. Hâlis bir ubudiyetten[80] başka hiçbir icad ve emirsiz hiçbir
müdahale, hattâ izinsiz şefaatleri dahi olmaz. (Şualar sh: 265)
*******
Ey ehl-i kitap! Geçmiş olan enbiya ve kitaplara iman
ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (a.s.m.) ile Kur’ân’a da iman ediniz. Zira
onlar, Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) gelmesini tebşir ettikleri[81] gibi,
onların ve kitaplarının sıdkına olan deliller,
hakikatiyle, ruhuyla Kur’ân’da ve Hazret-i Muhammed’de (a.s.m.)
bulunmuştur. (İşarat-ül İ’caz sh: 49)
*******
Kur’ân-ı Hakîm, şu Kur’ân-ı Azîm-i Kâinatın[82] en
âli bir müfessiridir[83] ve en
beliğ[84] bir
tercümanıdır. Evet, o Furkandır[85] ki,
şu kâinatın sayfalarında ve zamanların yapraklarında
kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi[86] cin
ve inse ders verir. (Sözler sh: 131)
*******
Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri
cami olduğundan, şiirin hayalâtından müstağnidir.[87] (Sözler
sh: 138)
*******
Kur’ân, İsm-i Âzamdan[88] ve her ismin âzamlık mertebesinden
gelmiş. Hem bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün
mevcudatın ilâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem semavat ve arzın Hâlıkı
haysiyetiyle bir hitaptır. Hem
Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.
Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhîta noktasında
bir defter-i iltifâtât-ı
Rahmâniyedir. Hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle,
başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır. Hem İsm-i Âzamın
muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan,
teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı
mukaddestir. İşte bu sırdandır ki, “Kelâmullah” ünvanı kemâl‑i liyakatle Kur’ân’a
verilmiş. (Sözler sh: 134)
*******
Kur’ân’dan sonra, ikinci derecede kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semâviyenin,[89]
dereceleri nisbetinde tefevvukları vardır; o sırr-ı
tefevvuktan hissedardırlar. Eğer bütün cin ve insanın Kur’ân’dan
tereşşuh etmeyen bütün güzel sözleri toplansa, yine Kur’ân’ın
mertebe-i kudsiyesine yetişip tanzir edemez. (Sözler sh: 135)
*******
Beyanat-ı Kur’âniye, beşerin ilm-i cüz’îsine,
bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid[90]
olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinad ediyor; ve cemî[91]
eşyayı birden görebilir, ezel-ebed
ortasında bütün
hakaikı[92] bir
anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. (Sözler
sh: 141)
*******
Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve
inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl‑i hakikate muallimdir. Öyleyse, beşerin
muhaverâtı[93] ve üslûbu tarzında olmak, zarurî ve
kat’îdir. Çünkü, cin ve ins münâcâtını ondan alıyor,
duasını ondan öğreniyor, mesâilini[94] onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i
muaşereti[95] ondan taallüm ediyor,[96] ve hâkezâ, herkes onu merci yapıyor. (Sözler
sh: 185)
*******
Ey Şeytan ve ey Şeytanın şakirtleri!
Kur’ân ya Arş-ı Âzamdan[97] ve
İsm-i Âzamdan gelmiş bir kelâmullahtır[98]
veyahut—hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ—yerde, Allah’tan
korkmaz ve Allah’ı bilmez, itikadsız[99] bir
beşerin düzmesidir. Bu ise, ey Şeytan, sabık[100]
hüccetlere[101]
karşı bunu sen diyemezsin ve diyemezdin ve diyemeyeceksin. Öyleyse,
bizzarure ve bilâşüphe, Kur’ân Hâlık-ı Kâinatın
kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhaldir[102] ve
olamaz. (Sözler sh: 189)
*******
Kur’ân’ın vazife-i asliyesi, daire-i Rububiyetin[103]
kemâlât ve şuûnâtını[104] ve daire-i
ubudiyetin[105]
vezâif ve ahvâlini tâlim etmektir. (Sözler sh: 265)
*******
Fennin hiçbir hakikat-i kat’iyesi, Kur’ân’ın hakaik-ı kudsiyesine
ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh[106] ve
muallâ[107]
dâmenine[108]
erişemez. (Sözler sh: 350)
*******
Elde Kur’ân gibi bir mucize-i bâki varken, Başka
burhan[109] aramak aklıma zâid[110] görünür. Elde Kur’ân gibi bir burhan-ı
hakikat varken, Münkirleri ilzam[111] için gönlüme sıklet[112] mi gelir? (Sözler sh: 365)
*******
Kur’ân,
• şu
kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,
• ve
âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,
• ve
şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,
• ve
zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin
keşşafı,
• ve
sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,
• ve
âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,
• ve
şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden
gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i
Sübhâniyenin hazinesi,
• ve
şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,
• ve
avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,
• ve
Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl‑i
şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı
sâtıı,
• ve
şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi,
• ve
insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası,
• ve
nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,
• ve
insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,
• ve
insana hem bir kitab-ı şeriat,
• hem
bir kitab-ı dua,
• hem
bir kitab-ı hikmet,
• hem
bir kitab-ı ubudiyet,
• hem
bir kitab-ı emir ve davet,
• hem
bir kitab-ı zikir,
• hem
bir kitab-ı fikir,
• hem
bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok
kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddestir. (Sözler
sh: 366)
*******
Kur’ân-ı Hakîmin herbir harfinin bir sevabı var,
bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden, o harflerin sevabı sünbüllenir,
bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yedi yüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri
gibi), bazan bin beş yüz (Sûre-i İhlâsın harfleri gibi), bazan
on bin (Leyle‑i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler
gibi) ve bazan otuz bin (meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misilli,
Leyle-i Kadirde okunan âyetler gibi). Ve “O gece bin aya mukabil” işaretiyle,
bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur, anlaşılır.
İşte, Kur’ân‑ı Hakîm, tezâuf‑u sevabıyla
beraber, elbette muvazeneye gelmez ve gelemiyor. (Sözler sh: 346)
*******
Kur’ân-ı Hakîm, bil’ittifak, ümmî ve emin bir
zâtın lisanıyla, zaman-ı
Âdem’den tâ Asr-ı Saadete kadar, enbiyaların mühim
hâlâtını ve ehemmiyetli vukuatını öyle bir tarzda
zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdiki altında
gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar ediyor. Kütüb-ü sâlifenin ittifak ettikleri
noktalarda muvafakat etmiştir. İhtilâf ettikleri bahislerde,
musahhihâne, hakikat-i vakıayı faslediyor. Demek, Kur’ân’ın nazar-ı
gayb-bînîsi, o kütüb-ü sâlifenin umumunun fevkinde ahvâl-i maziyeyi görüyor ki,
ittifakî meselelerde musaddıkane onları tezkiye ediyor, ihtilâfî
meselelerde musahhihâne onlara faysal oluyor. Halbuki, Kur’ân’ın vukuat ve
ahvâl-i maziyeye dair ihbârâtı aklî bir iş değil ki akılla
ihbar edilsin. Belki semâa mütevakkıf nakildir. Nakil ise, kıraat ve
kitabet ehline mahsustur. Dost ve düşmanın ittifakıyla
kıraatsiz, kitabetsiz, emanetle maruf, ümmî lâkabıyla mevsuf bir zâta
nüzul ediyor. (Sözler sh: 404)
*******
Kur’ân,
• bütün
âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır;
• hem
bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah’ın
fermanıdır;
• hem
bütün semâvat ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır;
• hem
rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir;
• hem
saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir;
• hem
rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı
Rahmâniyedir;
• hem
Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan
şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır;
• hem
İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün
muhâtına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı
mukaddestir.
Ve
şu sırdandır ki,
“Kelâmullah” ünvanı, kemâl-i
liyakatle Kur’ân’a verilmiş ve daima da veriliyor. Kur’ân’dan sonra sair
enbiyanın kütüp ve suhufları derecesi gelir. (Sözler sh: 367)
*******
Kur’ân, kulûbe kut ve gıda ve ukule kuvvet ve
gınâdır; ve ruha mâ ve ziya ve nüfusa devâ ve şifa olduğundan
usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi
hergün yesek, usandıracak. Demek, Kur’ân hak ve hakikat ve sıdk ve
hidayet ve harika bir fesahat olduğundandır ki,
usandırmıyor. (Sözler sh: 378)
*******
Ey ins ve cin! Eğer Kur’ân kelâm-ı İlâhî
olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu
tevehhüm ediyorsanız, haydi, işte meydan, geliniz! Siz dahi ona
Muhammedü’l-Emin dediğiniz zat gibi okumak yazmak bilmez, kıraat[113] ve kitabet[114] görmemiş bir ümmîden bu Kur’ân gibi bir
kitap getiriniz, yaptırınız. (Sözler sh: 383)
*******
Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği
iki haneden bahseder, programını ve işlerinin liste ve
fihristesini yapar. Kur’ân dahi, şu kâinatı yapan ve idare eden ve
işlerinin listesini ve fihristesini, tabir caizse programını
yazan, gösteren bir Zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır.
Hiçbir cihetle eser-i tasannu ve tekellüf görünmüyor. Hiçbir şaibe-i
taklit veya başkasının hesabına ve onun yerinde kendini
farz edip konuşmuş gibi bir hud’anın emaresi
olmadığı gibi, bütün ciddiyetiyle, bütün saffetiyle, bütün
hulûsuyla, sâfi, berrak, parlak beyanı, nasıl gündüzün ziyası
“Güneşten geldim” der, Kur’ân dahi “Ben Hâlık-ı Âlemin
beyanıyım ve kelâmıyım” der. (Sözler sh: 397)
*******
Bu dünyayı san’atlarıyla ziynetlendiren bir
San’atkârın, san’atını istihsan eden[115]
insanla konuşmaması muhaldir. Madem
ki yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur; elbette konuşmasına
yakışan Kur’ân’dır. (Sözler sh: 398)
*******
Kur’ân’ın düsturları, kanunları, ezelden
geldiğinden, ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar
olup ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir. (Sözler
sh: 408)
*******
Binler mesâil-i Kur’âniyenin herbirisi, saadet-i
beşeriyeyi dünyada temine hizmet etmekle beraber, hayat-ı ebediyesine
de hizmet eder. (Sözler sh: 410)
*******
Cin ve insin, hattâ şeytanların netice-i
efkârları ve muhassala-i mesaileri olan medeniyet ve hikmet-i felsefe ve
edebiyat-ı ecnebiye, Kur’ân’ın ahkâm ve hikmet ve belâgatine
karşı âciz derekesindedirler. (Sözler sh: 412)
*******
Kur’ân kalblere kuvvet ve gıdadır, ruhlara
şifâdır. Gıdanın tekrarı, kuvveti arttırır.
Tekrar etmekle daha melûf[116] ve
menus[117] olduğundan
lezzeti artar. (Mesnevî-i Nuriye sh: 127)
*******
Kur’ân hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem
ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattır, hem sadırlara
şifa, mü’minlere hüdâ ve rahmettir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 128)
*******
Kur’ân’ın takip ettiği makasıd-ı
esasiye ve anâsır-ı asliye, ubudiyetle[118] tevhid, risalet,[119] haşir, adalet olmak üzere dörttür.
Diğer bahsettiği meseleler ancak bu maksatlara vesilelerdir. (Mesnevî-i
Nuriye sh: 234)
*******
Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu
muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı[120] ve
şu seyyarelerin güneşi Kur’ân‑ı Hakîmdir. Hakikî tevhid-i
kıble bunda olur. Öyleyse, en âlâ mürşid de ve en mukaddes üstad da
odur. (Mektubat sh: 356)
*******
“Bu işittiğim Kur’ân, başka kitaplara benzemez.
Ya bütününün altında olacak veya bütününün fevkinde[121]
olacak. Umumun altındaki şık ise, kimse diyemez ve dememiş;
şeytan dahi diyemez. Öyleyse umumun fevkindedir.” (Mektubat sh: 406)
*******
Zaman ihtiyarlandıkça, Kur’an gençleşiyor;
rumuzu[122] tavazzuh ediyor.[123] (Mektubat
sh: 475)
*******
Bu dünyayı en mükemmel ve muntazam bir şehir,
bir saray hükmünde halk eden bir Sâni-i Zülcelâl, mümkün müdür ki, o
şehirde, o sarayda, en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla
konuşmasın, görüşmesin? Madem bilerek bu sarayı
yapmış ve irade ve ihtiyar[124] ile
tanzim ve tezyin etmiş; elbette nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen
konuşur. Madem bu sarayı, bu şehri bize güzel bir misafirhane
ve ticaretgâh yapmış; elbette bize karşı
münasebâtını ve bizden arzularını gösterecek bir defteri,
bir kitabı bulunacaktır.
İşte o kudsî defterin en mükemmeli,
kırk vecihle mucize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde
gezen, nur serpen ve herbir harfinde asgarî olarak on sevap ve on hasene ve
bazan on bin ve bazan da—Leyle-i Kadir[125]
sırrıyla—bir harfine otuz bin hasene ve meyve-i Cennet ve nur‑u
berzah[126] veren
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyandır. Bu makamda ona rekabet edecek, kâinatta
hiçbir kitap yoktur ve hiçbir kimse gösteremez. (Lem’alar sh: 225)
*******
Kendini
tanıttırmak için, kâinatı bu kadar hadsiz masraflarla,
baştan başa harikalar içinde yaratan ve binler dillerle
kemâlâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini
tanıttıracak. (Şualar sh: 124)
*******
Kur’ân, bu dünyada, öyle nuranî ve saadetli ve hakikatli
bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye[127] ile
beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem
ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı
şahsiyelerinde ve hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı
siyasiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idame[128]
etmiş ve idare etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada,
altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i
ihtiramla,[129] hiç
olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve
insanları terbiye ve nefislerini tezkiye[130] ve
kalblerini tasfiye ediyor[131],
ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata
hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur,
harikadır, fevkalâdedir, mucizedir. (Şualar sh: 134)
Karıncayı emirsiz,[132] arıyı yâsupsuz[133] bırakmayan kudret-i ezeliye, elbette
beşeri nebîsiz bırakmaz. (Mektubat
sh: 469)
*******
Anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa,
mânâsız bir kâğıttan ibaret kalır. (Sözler sh: 122)
*******
Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası
ve kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm
olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da
salâvattır. (Sözler sh: 15)
*******
İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere,
Ceziretü’l-Arabı[134]
gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer filozofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz
sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede
yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi? (Sözler
sh: 238)
*******
Ziyasız güneşin vücudu mümkün olmadığı
gibi, ulûhiyet[135] de
tezahürsüz[136]
olamaz. Tezahürü ise, irsal-i rusülle olur. (Mesnevî-i Nuriye sh: 37)
*******
Bir nazar-ı peygamber
Birden bire kalb eder bir bedevî câhil, bir
ârif-i münevver.[137]
Eğer mizan istersen: İslâmdan evvel
Ömer, İslâmdan sonra Ömer.
Birbiriyle kıyası: bir çekirdek,
bir şecer.[138] Def’aten[139] verdi
semer[140], o
nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber.
Cezîretü’l-Arabda, fahm olmuş
fıtratları[141] kalb
etti elmaslara, birden bire serâser[142],
Barut gibi ahlâkı parlattırdı,
oldular birer nur-u münevver. (Sözler sh: 711)
*******
Hazret-i Muhammed (a.s.m.) öyle bir zattır ki,
azamet-i mâneviyesinden dolayı sath-ı arz[143], o
zatın mescid-i aksâsıdır. Mekke-i Mükerreme onun mihrabı,
Medine-i Münevvere onun minber-i fazl‑ı kemalidir. Cemaat-ı
mü’minîne en son ve en âli imam ve nev-i beşerin hatîb-i şehîridir[144]; saadet
düsturlarını beyan
ediyor. Ve bütün enbiyânın
reisidir; onları tezkiye[145] ve
tasdik ediyor. Çünkü, dini bütün dinlerin esasatına câmidir. Ve bütün
evliyânın başıdır; şems-i risaletiyle[146]
onları terbiye ve tenvir ediyor. (Mesnevî-i Nuriye sh: 21)
*******
Nübüvvet öyle bir çekirdektir ki, İslâmiyet
şeceresi bütün semeratıyla, çiçekleriyle o çekirdekten
çıkmıştır. Kur’ân dahi, seyyar yıldızları
ismar eden[147]
şems gibi, İslâmiyetin on bir rüknünü intaç etmiştir.[148]
Acaba, bu cihan-bahâ semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde
şüphe ve tereddüt yeri kalır mı? Hâşâ! (Mesnevî-i
Nuriye sh: 86)
*******
Kâinat bir şeceredir. Anâsır[149] onun dallarıdır. Nebatat
yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun
semereleridir. Bu semerelerden en ziyadar, nurlu, ahsen[150], ekrem, eşref, eltaf[151] Seyyidü’l-Enbiyâ ve’l-Mürselîn, İmâmü’l-Müttakîn,
Habîbi Rabbü’l-Âlemîn Hazret-i Muhammed’dir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 201)
*******
Şu kâinatın Sahip ve Mutasarrıfı, elbette
bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek
tedvir ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde
görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları irade ederek tedvir ediyor.
Madem
yapan bilir, elbette bilen konuşur.
Madem
konuşacak; elbette zîşuur[152] ve zîfikir[153] ve konuşmasını bilenlerle
konuşacak.
Madem zîfikirle konuşacak; elbette
zîşuurun içinde en cemiyetli ve şuuru küllî olan insan nev’iyle
konuşacaktır.
Madem insan nev’iyle konuşacak; elbette
insanlar içinde kabil-i hitap[154] ve
mükemmel insan olanlarla konuşacak.
Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek
ve ahlâkı ulvî ve nev-i beşere muktedâ[155]
olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette, dost ve düşmanın
ittifakıyla, en yüksek istidatta ve en âli ahlâkta ve nev-i beşerin
humsu[156] ona
iktidâ etmiş ve nısf-ı arz[157] onun
hükm-ü mânevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun
ziyasıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve
beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde
beş defa onunla tecdid-i biat edip[158] ona
dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile
konuşacak ve konuşmuş; ve resul yapacak ve yapmış; ve
sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır. (Mektubat
sh: 89)
*******
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dâvâ etmiş ki:
“Ben, şu kâinat Hâlıkının
meb’usuyum.[159]
Delilim de şudur ki: Müstemir[160]
âdetini, benim dua ve iltimasımla[161]
değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız,
beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamer’e[162]
bakınız, bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor.
Şu ağaca bakınız, beni tasdik için yanıma geliyor,
şehadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız, iki üç adama
ancak kâfi geldiği halde, işte, iki yüz, üç yüz adamı tok
ediyor.”
Ve hâkezâ[163],
yüzer mucizâtı böyle göstermiştir. (Mektubat sh: 90)
*******
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hem beşerdir,
beşeriyet itibarıyla beşer gibi muamele eder; hem resuldür,
risalet itibarıyla Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır,
elçisidir. Risaleti, vahye istinad[164] eder.
(Mektubat sh: 93)
*******
Evet, dünyaya mânen reis olacak ve dünyanın mânevî
şeklini değiştirecek ve dünyayı âhirete mezraa yapacak ve
dünyanın mahlûkatının kıymetlerini ilân edecek ve cin ve
inse saadet-i ebediyeye yol gösterecek ve fâni cin ve insi idam-ı
ebedîden kurtaracak ve dünyanın hikmet-i hilkatini[165] ve tılsım-ı
muğlâkını[166] ve muammâsını açacak ve
Hâlık-ı Kâinatın makasıdını[167] bilecek ve bildirecek ve o Hâlıkı
tanıyıp umuma tanıttıracak bir zat... (Mektubat
sh: 179)
*******
Evet, Sultan-ı Levlâke Levlâk[168], öyle
bir reistir ki, bin üç yüz elli senedir saltanatı devam ediyor. Birinci
asırdan sonra herbir asırda lâakal[169] üç
yüz elli milyon tebaası[170] ve
raiyeti[171]
vardır. Küre-i arzın yarısını bayrağı
altına almış; ve tebaası kemâl-i teslimiyetle ona hergün
salât ü selâmla tecdid-i biat[172]
ederek emirlerine itaat ederler. (Mektubat sh: 179)
*******
O zat kâinatın illet-i gaiyesidir.[173] Yani, “O zâta şu kâinatın
Hâlıkı bakmış, kâinatı halk etmiştir. Eğer
onu icad etmeseydi, kâinatı dahi icad etmezdi” denilebilir. Evet, cin ve
inse getirdiği hakaik-i Kur’âniye ve envâr-ı imaniye ve zâtında
görünen ahlâk-ı âliye[174] ve kemâlât-ı sâmiye[175], şu hakikate şahid-i
katı’dır. (Mektubat sh: 193)
*******
O asır, hakikaten, o zât (a.s.m.) ile bir saadet-i
beşeriye asrı olmuş. Çünkü, en bedevî ve en ümmî bir kavmi,
getirdiği nur vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad
ve hakim eylemiş. (Mektubat sh: 216)
*******
Bu kadar ahlâk-ı hasene[176] ve
kemâlâtla beraber bu kadar mucizat-ı bâhiresi[177]
bulunan bir zât (a.s.m.) elbette en doğru sözlüdür.
Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa
tenezzül etmesi kabil değil. (Mektubat sh: 217)
*******
O zat (a.s.m.) öyle bir
Şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet ve
bir imanla meydana çıkmış ki, onların ne misli var ne de
olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü,
ümmî bir zatta (a.s.m.) zuhur eden o Şeriat, on dört asrı ve nev-i
beşerin humsunu[178], âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane[179] hadsiz kanunlarıyla idare etmesi, emsal
kabul etmez. (Mektubat sh: 217)
*******
Emsalsiz bir şeriat ve misilsiz[180] bir
İslâmiyet ve harika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendâne[181] bir
dâvet ve mucizâne bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve
aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti. (Mektubat sh: 218)
*******
Eğer onlara denilse, “Kur’ân nasıldır?” Derler: “Güzel ve ahlâk dersini veren
bir insan kitabıdır.” O vakit onlara denilir: “Öyleyse Allah’ın
kelâmıdır ve böyle kabul etmeye mecbursunuz. Çünkü siz
mesleğinizce güzel diyemeyeceksiniz.”
Hem eğer onlara denilse, “Peygamberi nasıl bilirsiniz?”
Derler: “Güzel ahlâklı, çok akıllı bir adam.” O vakit onlara
denilecek: “Öyleyse imana geliniz. Çünkü güzel ahlâklı, akıllı
olsa, alâküllihal[182]
Resulullahtır. Çünkü sizin bu ‘güzel’ sözünüz, hududunuz dahilinde
değil; mesleğinizce böyle diyemezsiniz.” (Mektubat sh: 337)
*******
Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha[183]
ittibâ edilecek.[184]
İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur.
Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine
ittibâı intaç eder.[185]
Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette
Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi[186] ve en
kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip
ettiği yoldur. (Lem’alar sh: 52)
[1]göklerin, uzay’ın
[2] oraya uygun oturup
yaşayanları
[3] din lisanında
şeriat dilinde
[4] farklı cinsten olanlara
[5] isimlendirilir
[6] süslenmiş saraylar
[7]
şuur sahibi, canlı ve duygulu
[8] anlayışlı, akıl
sahibi
[9] bütün varlıkları emri
altında ve terbiyesinde tutan Allah’ın
[10] ilan edip herkese
duyuranlarıdır
[11] boşlukta gezen cisimler
[12] gezegenlerden
[13] su ve yağmur damlalarına
[14] binekleridirler
[15] Müslim, İmâra:
121; Ebû Dâvud, Cihad: 25; Tirmizi, Tefsîru Sûreti: 3:19; İbn-i Mâce, Cenâiz: 4, Cihad: 16, Dâremî, Cihad: 18; Müsned, 6:386.
[16] duyu organlarının
[17] yer, dünya
[18] göklerin
[19] (gökte) dolaşan cansız
cisimler
[20] gemi
[21]
binekleridirler
[22] görünen ve maddi
varlıkların hepsini, dünya ve göğü
[23] başı dönmüş (Bu
kelime dünyanın sür’atli hareketini anlatan benzetmeli bir tabirdir)
[24] canlı varlıklar
[25] ruhlu varlıklar
[26] akıl sahibi varlıklar
[27] bir gerçeği sezgi yoluyla çok
çabuk hissedip bilme
[28]
gökteki apartmanlar (yıldızları ifade etmek içinbir
tabirdir.)
[29] yüce ce yüksek burçların, yani
yıldız kümelerinin
[30] yaşayıp duranlar
[31] ateş
[32] görememek
[33] olmamasına
[34] karanlıktan
[35] sesten
[36] güzel kokudan
[37] atomdan daha küçük ve bütün
varlıkları kaplayan varlıktan
[38] görünmeyen ve çabuk yayılan
hoş şeylerden
[39] Peygamberimiz (asm)
elçiliğiyle Allah’ın gönderdiği şeriat. İslâmiyet
[40] cin, cinler
[41] ruhların ve melekler gibi
manevi varlıkların bulunduğu âlem
[42]
Allah’ın ikram edip şerefli kıldığı kullardır,
yani Allah’ın emirlerine tamı tamına bağlıdırlar
[43] bölünmüştürler
[44] tamı tamına uyup temsil
edicileridir
[45] yaradılış
kanunlarının (varlıkların
yaradılışlarına ait olarak Allah’ın koyduğu düzen
ve kanunlardır)
[46] (Allah’ın) yaratıcı
kudretinin
[47] Allah’ın
kullarıdırlar
[48] İslâmiyetten önce
Allah’ın gönderdiği dinlere bağlı olanlar
[49] gerçekliğine
[50] görüşüp konuşması
[51] fikir birliği
[52] insanların toplum hayatı
[53] çok sağlam haber
[54] kuşkuya, tereddüde
[55]
orta dereceli büyüklükte
[56] süslü
[57] saraylar, apartmanlar
[58] şuur ve hayat sahibi
[59] cinsleri çeşitli olan
[60] büyük meleklerden bir zümre
[61] içine girip geçmesine
[62] yoğun, sık
[63] dönüp dolaşmaktan, devretmekten
[64] dolaşmadan, yerinde durmayıp
gezmeden
[65] akmadan, akışdan
[66] gezmekten, bakıp görmekten
[67] yalnız dağlar
[68] büyük çöller
[69] hasrolunmaz, düşünülmez
[70] şahıslanmış
[71] fertlerden meydana gelen bütün
[72] ruhların bedenden
alınmasına
[73] vekil edilen
[74] bakan idare eden
[75] büyük melekler
[76] yardımcıları
HAŞİYE 1 Bizde “Seydâ” lâkabıyla
meşhur bir veliyy‑i azîm, sekeratta iken, ervâh-ı
evliyanın kabzına müekkel melekü’l-mevt gelmiş. Seydâ,
bağırarak demiş ki: “Ben talebe-i ulûmu çok sevdiğim için,
talebe-i ulûmun kabz-ı ervâhına müekkel, mahsus taife ruhumu kabzetsin”
diye dergâh-ı İlâhiyeye rica etmiş. Yanında oturanlar bu
vak’aya şahit olmuşlar.
[77] azaba müstehak olanların
ruhların alan
[78] “Yemin olsun kâfirin ruhunu
tâ derinliklerinden şiddetle söküp alanlara. Ve mü’minin ruhunu
kolaylıkla alanlara.” Nâziât Sûresi, 79:1-2.
[79] emre aykırı
[80] saf bir ibadetten
[81]
müjdeledikleri
[82] büyük kainat kitabı
[83]
açıklayıcısıdır
[84] gerçeğe uygun konuşan
[85] iyi ve kötüyü ayırıp
gösteren (kitab) ’dır
[86] harika
yaradılışlarıyla Allah’ı tanıtan
varlıkları
[87] uzaktır, ihtiyaç duymaz
[88]
Allah’ın isimlerinden en büyük olanıdır
[89]
Allah’tan vahiyle gelen sayfalar
[90] dayanmış
[91] bütün
[92] gerçekleri
[93] konuşmaları
[94]
mes’elelerini
[95] toplum hayatında beraber
yaşamanın terbiye kaidesini
[96] öğreniyor
[97] Allah’ın en büyük
arşından, en yüce ve
herşeyi
[98] Allah’ın sözüdür
[99] inançsız
[100] geçmiş
[101] delillere
[102] imkansızdır
[103] Allah’ın bütün
varlıkları idare ve terbiye etmesinin
[104] sıfat ve işlerini
[105] Allah’ın emir ve
yasaklarına göre yaşamanın
[106] temiz
[107] yüce
[108] eteğine
[109] delil
[110] fazla, gereksiz
[111] susturmak
[112]
manevi sıkıntı, ağırlık
[113] okumak
[114] yazmak
[115]
güzel bulup seven
[116] alışılıp
hoşlanılmış
[117] alışılıp
yatkınlık duyulmuş
[118] kullukla
[119] peygamberlik
[120] kaynağı
[121] üstünde
[122] işaretleri
[123] açığa çıkıyor
[124] kişinin kendi isteği
[125] Kadir gecesi
[126] kabir hayatında nur
[127] toplum hayatını
değiştirmek
[128] devam
[129]
tam bir saygıyla
[130] temizlemek
[131] saflaştırıp
temizliyor
[132]
[134] Arab Yarımadası’nı
[135] Allah
[136] bilinme ve anlaşılma
[137] Allah’I tanıyan nurlu bilgin
[138] ağaç
[139] hemen, zaman geçmeden
[140] meyve
[141]
kömürleşmiş (değersizleşmiş)
yaradılıştaki özellikleri
[142] baştanbaşa (hepsini
birden)
[143] dünya yüzü
[144] tanınmış sözcüsüdür
[145] kusursuzluğunu göstermek
[146] peygamberlik güneşiyle
[147] meyve veren
[148] netice vermiştir
[149] unsurlar, elementler
[150] en güzel
[151] en latif, en iyi
[152] şuurlu, hisli ve
anlayışlı
[153] düşünce sahibi,
düşünebilen
[154] konuşulanı anlayan
[155] örnek olan ve kendisine uyulan
[156] beşte biri
[157] dünyanın yarısı
[158]
bağlılığını yenileyip
[159] gönderdiği vazifeli
kişiyim
[160] sürakli devam edegelen
[161] olmasını istememle
[162] Ay
[163] bunun gibi
[164] dayanma
[165] yaradılışındaki
hikmet ve gayesini
[166] açılması zor ince
manasını
[167] maksadlar, gayeler, amaçlar
[168] varlıkların
yaradılmasının asıl sebebi olmanın sultanı
[169] en az
[170] bağlı olup emrini
dinleyenleri
[171] idaresi altında
bulunanları
[172]
bağlılığını yenilemek
[173] istenilen neticenin en sonu ve en
büyüğüdür
[174]
üstün ahlâk
[175] yüce olgunluklar
[176] güzel ahlâk
[177] apaçık mu’cizeleri
[178] beşte birini
[179] bütün inceliğiyle
[180] benzersiz
[181] bütün dünyaya meydan
okurcasına
[182] ister istemez gerekir ki
[183]
Allah’ın sevdiği zâta, Resulullah’a
[184] uyulacak
[185] netice verir