Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız
olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor
ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz[1] olur? (Sözler sh: 49)
*******
Başını kaldır, kendini tanıttırmak
isteyen fa’al ve kudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen
başıboş olmadığın gibi, bu hadiseler de
başıboş olamazlar. (Şualar sh:109)
*******
Birşeyden herşeyi yapmak ve
herşeyi birtek şey yapmak, herşeyin Hâlıkına[2] has
bir iştir. (Sözler sh: 61)
*******
Güzel bir çiçeğin dakik programını
küçücük bir tohumunda derc etmek,[3] büyük
bir ağacın sahife-i a’mâlini,[4]
tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihâzâtını[5]
küçücük bir çekirdekte mânevî kader kalemiyle yazmak, nihayetsiz bir hikmet
kalemi işlediğini gösterir. (Sözler sh: 66)
*******
Evet, kemik gibi bir kuru ağacın
ucundaki tel gibi incecik bir sapta gayet münakkaş,[6]
müzeyyen[7] bir
çiçek ve gayet musannâ[8] ve2
murassâ[9] bir
meyve, elbette gayet san’atperver, mucizekâr[10] ve
hikmettar[11] bir
Sâniin[12]
mehâsin-i san’atını[13]
zîşuura[14]
okutturan bir ilânnamedir.[15] (Sözler
sh: 68)
*******
Bir elmayı halk edecek,[16] elbette dünyada bütün elmaları halk
etmeye ve koca baharı icad etmeye muktedir olmak gerektir.
Baharı icad etmeyen, bir elmayı
icad edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icad eden, bir baharı icad edebilir...
Bugünü halk eden, kıyamet gününü halk
edebilir ve baharı icad edecek, haşrin icadına muktedir bir Zat
olabilir...
Herşeyi yapamayan hiçbir şeyi
yapamaz. Ve birtek şeyi halk eden herşeyi yapabilir. (Sözler
sh: 79)
*******
Şu acip âlemin elbette bir
müdebbiri[17] ve
şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir
sahibi, şu musannâ[18]
sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız,
onu tanımalıyız. Çünkü, anlaşılıyor ki, bizi
buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini
bilmediğimiz ve onlar bizi
dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? (Sözler
sh: 279)
*******
Bir saray gibi şu âlemin, bir şehir
gibi şu memleketin tek bir ustası vardır. Ve o usta,
herşeyi idare eden yalnız odur. Hiçbir cihetle noksaniyeti yoktur.
Bize görünmeyen o[19] usta,
bizi ve herşeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mucize
ve harikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz
şu mahlûklar onun memurlarıdır. (Sözler sh: 280)
*******
Şu zîhayatı halk etmek[20] ve
ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda[21]
tutmak lâzım gelir. (Sözler sh: 295)
*******
Eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlakın[22] memuru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i
Mutlaktan kesilse, o vakit o zerreye herşeyi görür bir göz, herşeye
muhit[23] bir şuur vermek lâzımdır. (Sözler
sh: 296)
*******
Eğer herşey Kadîr-i Mutlaka
verilmezse, birtek Allah’a mukabil, nihayetsiz, belki zerrât‑ı
kâinat adedince[24]
ilâhları kabul etmek gibi, yüz derece muhal[25]
içindeki bir muhali mevcut kabul etmek gibi bir divanelik hezeyanına[26]
düşmek lâzım gelir. (Sözler sh: 297)
*******
Kâinat baştan aşağıya
kadar hikmetlerle müzeyyen[27] ve
gayelerle müsmirdir[28] ve
mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır[29] ve
evâmir-i İlâhiyeye[30]
musahharlardır. (Sözler sh: 386)
*******
Semâda yıldızları kadar, zeminde
çiçekleri kadar berâhin-i tevhid[31]
görünüyor, okunuyor. (Sözler sh: 387)
Bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir
memlekette iki padişah bulunsa, intizam zirüzeber[32] olur ve insicam[33] hercümerce düşer.[34] Halbuki, sinek kanadından, tâ semâvat
kandillerine kadar, o derece ince bir intizam
gözetilmiş ki, sinek kanadı kadar şirke[35] yer bırakılmamış. (Sözler
sh: 389)
*******
Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve
kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız?
Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir.
Sizi icad edip terbiye eden Odur; bunları size vermiştir. Öyleyse
yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir. (Sözler sh: 416)
*******
Rızkınız yerin hayatına
bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise,
şems[36] ve kameri[37]
teshir eden,[38] gece
ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir. Öyleyse, bir elmayı bir adama
hakikî rızık olarak vermek, bütün yeryüzünü bütün meyvelerle
dolduran o Zât verebilir. Ve O, ona hakikî Rezzak[39] olur.
(Sözler sh: 418)
*******
Tahavvülât-ı zerrat,[40]
Nakkaş-ı Ezelînin[41]
kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı
tekvîniyenin[42]
hengâmındaki[43]
ihtizâzâtı ve cevelânıdır.[44]
Yoksa, maddiyyun[45] ve
tabiiyyunların[46]
tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık,
mânâsız bir hareket değildir. (Sözler sh: 547)
*******
Herbir zerre, eğer memur-u İlâhî olmazsa ve Onun
izni ve tasarrufuyla hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse,[47] o vakit herbir zerrenin nihayetsiz bir ilmi,
hadsiz bir kudreti, herşeyi görür bir gözü, herşeye bakar bir yüzü,
herşeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. (Sözler
sh: 549)
*******
Madem şu kâinat ve mevcudat var ve içinde ef’al[48] ve
icad var. Hem madem muntazam bir fiil fâilsiz olmaz, mânidar bir kitap
kâtipsiz olmaz, san’atlı bir nakış nakkaşsız[49]
olmaz. Elbette, şu kâinatı dolduran ef’âl-i hakîmânenin[50] bir
fâili[51] ve
yeryüzünün mevsim be mevsim tazelenen hayretfezâ[52] nukuşlarının,
mânidar mektubatının bir kâtibi, bir nakkaşı vardır. (Sözler
sh: 566)
*******
Bütün yıldızları elinde tutmayan, birtek
zerreye Rab olamaz. (Sözler
sh: 591)
*******
Sinek kanadından tut, tâ semâvat kandillerine[53] kadar, bir sinek kanadı kadar
şerike[54] yer yoktur ki parmak
karıştırsın. (Sözler sh: 598)
*******
Bütün mevcudat, bütün zerrat, bütün yıldızlar, herbiri
Vâcibü’l-Vücudun[55] ve
Kadîr-i Mutlakın vücub-u vücuduna[56] birer
burhan-ı neyyirdir.[57] Bütün
kâinattaki silsilelerin herbiri Onun vahdaniyetine[58] birer
delil-i kat’îdir. (Sözler sh: 605)
*******
İşte, ey nankörlük içinde kendini
başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla
kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerîm-i Zülcemal,
tanımak istenilmezse, bu lisanları susturmalı. Madem ki
susturulmaz, dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan
kurtulamazsın. Çünkü sen kulağını kapamakla kâinat sükût
etmez, mevcudat susmaz, vahdaniyet şahitleri seslerini kesmezler.
Elbette seni mahkûm ederler. (Sözler sh: 669)
*******
Bir zerreye hakikî rab olmak için, bütün
yıldızlara sahip olmak lâzım gelir. Hem, Otuz İkinci Sözün
İkinci Mevkıfında izah ve ispat edildiği üzere, semâvâtın
halk ve tesviyesine[59]
muktedir olmayan, beşerin simasındaki teşahhusu[60]
yapamaz.
Demek, bütün semâvâtın rabbi olmayan, birtek
insanın simasındaki alâmet-i farika[61] olan nakş-ı simâvîyi[62] yapamaz. (Sözler sh: 682)
*******
Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve
kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o
nevi çiçekler Onun mühürleridir, sikkeleridir.[63] (Sözler
sh: 682)
*******
Arkadaş,
Tevhid
iki çeşit olur:
Birisi âmiyâne[64]
tevhiddir ki, “Allah’ın şeriki[65] yok
ve bu kâinat Onun mülküdür” der. Bu kısım tevhid sahiplerinin
fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır.
İkincisi hakikî tevhiddir ki, “Allah
birdir, mülk Onundur, vücut Onundur, herşey Onundur” der; lâyetezelzel[66] bir
itikada sahiptirler. Bu kısım tevhid sahipleri, herşeyin üstünde
Cenab-ı Hakkın sikkesini görür ve herşeyin cephesinde bulunan
mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi
mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhamın[67]
taarruzundan kurtulurlar. (Mesnevî-i Nuriye sh: 11)
*******
Birşeyden çok şeyleri îcad edip çıkartmak
ve çok şeyleri birşeye tahvil etmek,[68] ancak
herşeyi halk eden ve herşeyi yapan Sânie[69]
mahsus bir sikkedir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 12)
*******
Balarısını pek çok şeylere fihriste
yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesâilini[70] insanın mahiyetinde yazan ve incir
nüvesinde incir ağacının programını derc eden ve
insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin
kuvve-i hafızasında tarih-i hayatını taallûkatıyla[71] beraber yazan, ancak ve ancak herşeyi
yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız
Rabbü’l-Âlemîne mahsus bir hâtemdir.[72] (Mesnevî-i
Nuriye sh: 12)
*******
Herşeyin suret-i maddiyesinde, kudret-i Rabbânî
ustadır, kader mühendistir. Suret-i mâneviyesinde ise, kader
mistardır,[73] yani,
teşekkülâtın çizgilerini çizer; kudret mastardır,[74] yani
o çizgiler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudur eder.[75]
Ey
kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün. Bir zerreye bir terzilik
sanatını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine
hâlık ittihaz ettiğin[76]
tabiat ve esbab,[77]
herşeyin muhtelif ve mütenevvi[78]
suretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır? (Mesnevî-i
Nuriye sh: 34)
*******
Evet, meselâ, herbir kelimesi bir kitabı ve herbir
harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtipsiz vücudu
mümkün değildir. Kâinat kitabı da Nakkaş-ı Ezelînin
vücub-u vücuduna[79]
bağlıdır. Sarhoş olmayanlar, ancak Nakkaş-ı
Ezelîye iman etmekle kitab-ı kâinata şahit olabilirler. (Mesnevî-i
Nuriye sh: 36)
*******
Sâni-i Âlem, âlemde dahil olmadığı gibi,
âlemden hariç de değildir. İlmi ve kudretiyle herşeyin içinde
olduğu gibi, herşeyin fevkindedir.[80]
Birşeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da beraber görür. (Mesnevî-i
Nuriye sh: 62)
*******
Kâinat o Hâlıkın nurunun gölgesi,
esmâsının[81] tecelliyatı, ef’alinin[82] âsârıdır.[83] (Mesnevî-i Nuriye sh: 62)
*******
Bir incir çekirdeğinden koca bir incir
ağacını ve ince bir sapla koca bir kavunu bağlayıp
çıkaran kudrete hiçbir şey ağır gelmez. (Mesnevî-i Nuriye sh: 94)
*******
Tesadüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden fesat
şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy[84] ve ihracına Risale-i Nurca verilen
karar infaz edilmiştir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 181)
*******
Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı[85], bir
sayfayı yazan satırı yazanın gayrısı, kitabı
yazan sayfayı yazanın gayrısı olması mümkün
olmadığı gibi; karıncayı halk eden cins-i hayvanı
halk edenin gayrısı, hayvanı yaratan arzı yaratanın
gayrısı, arzı halk eden, Rabbü’l-Âlemînin gayrısı
olması muhaldir.[86] (Mesnevî-i
Nuriye sh: 196)
*******
Basar[87]
masnuatı[88] görüp
de, basiret[89]
Sâni’i[90]
görmezse çok garip ve pek çirkin düşer. (Mesnevî-i Nuriye sh: 210)
*******
Sivrisineğin gözünü halk eden[91], güneşi dahi o halk etmiştir.
Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi[92] de o tanzim etmiştir. (Mesnevî-i
Nuriye sh: 248)
*******
Tabiat misalî[93] bir
matbaadır, tâbi’[94]
değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir[95], fâil
değil; mistardır[96],
masdar[97]
değil; nizamdır, nâzım[98]
değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir[99],
hakikat-i hariciye[100]
değil. (Mesnevî-i Nuriye sh: 250)
*******
Herşey herşeyle bağlıdır.
Birşey herşeysiz yapılmaz. Birşeyi halk eden, herşeyi
halk etmiştir. Öyleyse, birşeyi yapan Vâhid[101], Ehad[102], Ferd[103],
Samed[104] olmak
zarurîdir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 250)
*******
Müessir-i hakikî[105]
yalnız Allah’tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur. Esbab,[106] izzet
ve azamet-i kudretin[107]
perdesidir. (Mesnevî-i Nuriye sh: 254)
*******
Sultan-ı Kâinat birdir.
Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini Onun
elindedir. Herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu
buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. (Mektubat sh: 224)
*******
Bizim Hâlıkımız ve Musavvirimiz[108] ve
bizi hediye veren Kadîr-i Zülcemâl,[109]
Hakîm-i Bîmisal,[110]
Kerîm-i Pürneval[111]
herşeye kadirdir. Hiçbir şey Ona ağır gelmez. Hiçbir
şey daire-i kudretinden hariç olamaz. Kudretine nisbeten, zerreler,
yıldızlar birdir. Küllî,[112] cüz’î[113] kadar
kolaydır. Cüz,[114] küll[115] kadar
kıymetlidir. En büyük, en küçük kadar kudretine nisbeten rahattır.
Küçük, büyük kadar san’atlıdır; belki, san’atça, küçük büyükten daha
büyüktür. (Mektubat sh: 237)
*******
Hayat veren yalnız Odur. Öyleyse, herşeyin
Hâlıkı dahi yalnız Odur. Çünkü, kâinatın ruhu, nuru,
mayası, esası, neticesi, hülâsası hayattır. Hayatı
veren kim ise, bütün kâinatın Hâlıkı da Odur. Hayatı veren
elbette Odur, Hayy u Kayyumdur.[116] (Mektubat
sh: 238)
*******
Hâlık-ı Rahîm, bir kuşun tüylü
libasını hangi kanunla değiştiriyor, tazelendiriyor. O
Sâni-i Hakîm, aynı kanunla, her sene küre-i arzın libasını
tecdid[117] eder.
Hem o aynı kanunla, her asırda dünyanın şeklini tebdil
eder. Hem aynı kanunla, kıyamet vaktinde kâinatın suretini
tağyir edip[118]
değiştirir. (Mektubat sh: 290)
*******
Hem hangi kanunla zerreyi Mevlevî gibi tahrik ederse,
aynı kanunla küre-i arzı meczup[119] ve
semâa kalkan[120]
Mevlevî gibi döndürüyor. Ve o kanunla âlemleri böyle çeviriyor ve manzume-i
şemsiyeyi[121]
gezdiriyor. (Mektubat sh: 290)
*******
Evet, bir sineği ihyâ eden[122],
bütün hevâmı[123] ve
küçük hayvânâtı icad eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır. Hem
Mevlevî gibi zerreyi
döndüren kim ise, müteselsilen[124]
mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyârâtıyla[125]
gezdiren aynı Zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef’âl[126]
onunla bağlıdır. (Mektubat
sh: 334)
*******
Sani-i Âlem olan şu kâinatın ustası,
iş başında olarak şems ve kameri[127] hangi
çekiçle yerlerine çakıyorsa, aynı çekiçle, aynı anda zerreleri
yerlerine, meselâ zîhayatların[128]
gözbebeklerinde yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçüyle, hangi mânevî
âletle tertip edip açıyorsa, aynı anda, aynı tertiple gözün perdelerini
açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni‑i Zülcelâl, mânevî
kudretin hangi mânevî çekiciyle yıldızları göklere
çakıyorsa, aynı o mânevî çekiçle, beşerin simasındaki
hadsiz alâmet-i farika[129]
noktalarını ve zâhirî[130] ve
bâtınî[131]
duygularını yerlerine nakşediyor. (Mektubat sh: 391)
*******
Arzı ve bütün nücum[132] ve
şümusu[133]
tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik
olmayan kimse, kâinatta dâvâ-yı halk ve iddiayı icad edemez[134]. Zira
herşey herşeyle bağlıdır. (Mektubat sh: 468)
*******
Sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o
halk etmiştir. (Mektubat sh: 468)
*******
Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de
o tanzim etmiştir. (Mektubat sh: 468)
Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün
kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenâhi[135]
lâzımdır. Zira, şu kitab-ı kebîr-i kâinatın herbir
harfinin, bahusus[136]
zîhayat herbir harfinin, herbir cümlesine müteveccih[137] birer
yüzü, nâzır[138] birer
gözü vardır. (Mektubat sh: 469)
*******
Mevcudat ve zîhayat doğrudan doğruya
Şems-i Ezelînin[139]
cilve-i esmâsına[140]
verilmezse, herbir mevcutta, hususan herbir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve
irade ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı,
bir kuvveti, adeta bir ilâhı, içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu
tarz-ı fikir ise, kâinattaki muhâlâtın[141] en
bâtılı, en hurafesidir. Hâlık-ı Kâinatın
san’atını mevhum[142],
ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan
daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir. (Lem’alar sh: 182)
*******
Tabiiyyunların[143],
mevhum ve hakikatsiz, tabiat
dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak bir
san’at olabilir, sâni’[144]
olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Ahkâmdır[145],
hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir[146],
şâri’[147]
olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir[148],
hâlık olamaz. Münfail[149] bir
fıtrattır[150],
fâtır[151] bir
fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kadîr olamaz. Mistardır[152],
masdar[153]
olamaz. (Lem’alar sh: 186)
*******
Ey esbabperest[154] ve
tabiata tapan biçare adam! Madem herşeyin tabiatı, herşey gibi
mahlûktur; çünkü san’atlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbep[155] gibi,
zâhirî sebebi dahi masnu’dur.[156] Ve
madem herşeyin vücudu pek çok cihazat ve âletlere muhtaçtır. O
halde, o tabiatı icad eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr-i Mutlak var.
Ve o Kadîr-i Mutlakın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti[157] rububiyetine[158] ve
icadına teşrik etsin?[159]
Hâşâ! (Lem’alar sh: 186)
*******
Evet, Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda icadı var:
Biri ihtirâ’ ve ibdâ’[160]
iledir. Yani hiçten, yoktan vücut veriyor ve ona lâzım herşeyi de
hiçten icad edip eline veriyor.
Diğeri inşa[161] ile,
san’at iledir. Yani, kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini
göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın anâsırından
bir kısım mevcudatı inşa ediyor; her emrine tâbi olan
zerratları ve maddeleri, rezzâkiyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda
çalıştırır.
Evet, Kadîr-i Mutlakın iki tarzda, hem
ibdâ’, hem inşa suretinde icadı var. Varı yok etmek ve yoğu
var etmek en kolay, en suhuletli[162],
belki daimî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ-ı zîhayat
mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki
zerratlarından başka bütün keyfiyat[163] ve
ahvallerini[164]
hiçten icad eden bir kudrete karşı “Yoğu var edemez” diyen adam,
yok olmalı! (Lem’alar sh: 194)
*******
En cüz’î ve en küçük şey, en büyük şey gibi,
doğrudan doğruya bütün bu kâinat Hâlıkının kudretinden
gelir ve hazinesinden çıkar. Başka surette olamaz. Esbab ise bir
perdedir. Çünkü en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar,
bazan san’at ve hilkat[165] cihetinde en büyüğünden daha büyük
olur. Sinek, tavuktan san’atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. (Lem’alar
sh: 239)
*******
Bu kâinat öyle bir tarzda yaratılmış ki,
bir çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk edebilir bir
kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halk etmek için de,
kâinatı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinat içinde parmak
karıştıran bir şerik[166] bulunsa,
en küçük bir çekirdekte de hissedar olmak lâzım gelir. Çünkü o, onun
nümunesidir. O halde, koca kâinatta yerleşmeyen iki rububiyet[167] bir
çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise,
muhâlâtın[168] ve
bâtıl hayâlâtın en mânâsız ve en uzak bir muhâlidir. (Lem’alar
sh: 313)
*******
Çekirdeği yapan, onun üstünde ağacı o
yapar. Ve ağacı yapan, onun üstünde meyveleri dahi o icad eder. (Lem’alar
sh: 324)
*******
Bütün kâinatı halk edemeyen bir zat, bir kudret, en
küçük bir zîhayatı[169] halk
edemez. Evet, bir nohut tanesinde bütün Kur’ân’ı yazar gibi, çamın
gayet küçük bir tohumunda koca çam ağacının fihristesini ve
mukadderâtını[170] yazan
kalem, elbette semâvâtı yıldızlarla yazan kalem olabilir. (Lem’alar
sh: 338)
*******
Gözü veren Zat, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan
gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan
gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını
görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zat, elbette o kulağın
işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. (Şualar sh: 10)
*******
Sâni-i Zülcemâlin kendi Zât-ı Akdesine[171]
lâyık öyle hadsiz bir hüsn-ü cemâli[172] var
ki, bir gölgesi bütün mevcudâtı baştan başa
güzelleştirmiş. Ve öyle münezzeh[173] ve
mukaddes bir güzelliği var ki, bir cilvesi[174]
kâinatı serbeser[175]
güzelleştirmiş ve bütün daire-i mümkinatı[176] hüsün
ve cemâl lem’alarıyla tezyin edip[177]
ışıklandırmış. (Şualar sh: 75)
*******
Bu kâinattaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden
geliyor ki, bu mütemâdiyen[178]
değişen ve tazelenen kâinat, bütün mevcudatıyla aynadarlık
dilleriyle o güzelin cemâlini tavsif[179] ve
târif eder. (Şualar sh: 76)
*******
Madem bu saray-ı âlemin başka emsâli yok ki
güzellikleri ondan iktibas[180] edip
taklit edilsin. Elbette ve herhalde bunun ustası kendi zâtında ve
esmâsında kendine lâyık güzellikleri var ki, kâinat ondan iktibas
ediyor ve ona göre yapılmış ve onları ifade etmek için bir
kitap gibi yazılmış. (Şualar sh: 79)
*******
Başını kaldır, kendini tanıttırmak
isteyen fa’al ve kudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen
başıboş olmadığın gibi, bu hadiseler de
başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde
koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm[181] tarafından istihdam olunuyorlar. (Şualar
sh: 109)
*******
Müteaddit eller müstebidâne bir işe karışsalar,
karıştırırlar. Bir memlekette iki padişah, hattâ bir
nahiyede iki müdür bulunsa, intizam bozulur ve idare herc ü merc[182] olur.
Halbuki, sinek kanadından tâ semâvât kandillerine kadar ve hüceyrat-ı
bedeniyeden[183] tâ
seyyaratın[184]
burçlarına kadar öyle bir intizam var ki, zerre kadar şirkin müdahalesi
olamaz. (Şualar sh: 152)
*******
Yüzer fünundan her
bir fen, geniş mikyasıyla[185] ve hususi aynasıyla ve dürbünlü
gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı
Zülcelâlini esmâsıyla[186] bildirir, sıfâtını, kemâlâtını
tanıttırır. (Şualar sh: 207)
*******
Cenâb-ı Hak ezelîdir, ebedîdir, evvel ve âhirdir.
Hiçbir cihette ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’âlinde naziri[187],
küfvü[188],
şebîhi, misli, misali, mesîli[189]
yoktur. (Sözler sh: 412)
*******
İşte, ey gafil insan! Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm‑i
Zülcelâli ve’l-Cemal, sana karşı kendisini herbir mahlûkuyla böyle
hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği
halde, sen Onun tanıttırmasına karşı imanla
tanımazsan ve Onun sevdirmesine mukabil ubudiyetinle[190] kendini Ona sevdirmezsen, ne derece hadsiz
muzaaf[191] bir cehalet, bir hasâret[192] olduğunu bil, ayıl. (Lem’alar
sh: 312)
[1] hükmedensiz
[2] yaratıcısına
(Allah’a)
[3] yerleştirmek
[4] yaptığı
işlerin, geçirdiği durum ve hallerin yazıldığı
(manevî) sayfa
[5] organlarının
fihristesini ve tamamını
içine alan (manevî) listesini
[6] nakışlı, süslü
[7] süslendirilip
güzelleştirilmiş
[8] sanatla
yapılmış
[9] sanatkârlıkla
süslenmiş
[10] harikalar gösteren
[11] her şeyi faydalı
neticelere göre yapan
[12] sanatkârlık sıfatlarına
sahip olan Allah’ın
[13] sanat
sıfatının güzelliklerini
[14] şuur ve akıl
sahibine
[15] duyurudur
[16]yaratacak
[17] tedbirini gören
[18] sanatlı
yapılmış
[19]Allah
[20] canlıyı yaratmak
[21] kendi idaresi ve eli
altında
[22] gücü sonsuz ve nihayetsiz
olan (Allah’ın)
[23] her şeyi ve her yeri
kaplayan ve kuşatan
[24] kâinattaki bütün zerreler
(atomlar) sayısınca
[25] imkansızlık,
olamazlık
[26] deliliğin, saçma sapan
konuşma durumuna
[27] süslü
[28] güzel neticelidir
[29] vazifelidirler
[30] Allah’ın emirlerine
bağlıdırlar
[31] Allah’ın birliğini gösteren ve
ispatlayan deliller
[32] alt üst
[33] düzenlilik
[34] karmakarışık olur
[35] Allah’a ortak koşmaya
[36] Güneş
[37] Ay’ı
[38] emri altında tutan
[39] her canlının
ihtiyaçlarını veren
[40] zerrelerin,atomların ve
moleküllerinin hareketleri ve değişmeleri
[41] varlığı
başlangıçsız olan süsleyicinin (yani Allah’ın)
[42] Allah’ı bildiren ve tanıtan
eserlerinin
[43] (yaratılış) anındaki
[44] titreşimleri ve hareketidir
[45] maddenin
varlığından başka bir şeyi kabul etmeyen
imansızlar
[46] her şeyi tabiatın
yaptığını iddia eden imansızlar
[47] değişikler geçirmezse
[48] yapılan işler
[49] süsleyeni olmadan
[50] fayda ve gayeler gözetilerek yapılan
işlerin
[51] sahibi ve işleyeni
[52] hayret verici
[53] gökyüzündeki ışık veren
cisimlere
[54] Allah’a ortak olmaya
[55] varlığı ve hayat, ilim,
görmek, işitmek gibi pek çok sıfatları ile beraber
başlangıçsız ve sonsuz olup bütün varlıkların
yaratıcısının (Allah’ın)
[56] olmaması veya
başlangıçlı olması ve son bulması imkansız olan
varlığına
[57] parlak bir ispatlayıcıdır
[58] birliğine
[59] yaratılıp ve düzenlenmesine
[60] özel biçimini, belirli şeklini
[61] başkalarından
farklılığını gösteren şekil özelliği
[62] yüzdeki sanatlı şekli
[63] nereye ve kime ait olduğunun
bilinmesi için konulan işaret, mühür.
[64] bilgiye dayanmayan
[65] ortağı
[66] sarsılmaz sağlam
[67] şüphelenmelerin
[68] çevirmek
[69] harika sanat sahibi zata (Allah’a)
[70] meselelerini, özelliklerini
[71] kendiyle ilgili olanlarıyla
[72] mühürdür
[73] cetveldir, yani düzenli çizme aletidir
[74] çıkış yeridir, yani
yapıcı güç kaynağıdır
[75] çıkar, meydana gelir
[76] kabul ettiğin
[77] sebepler
[78] çeşitli
[79] olmaması
veya başlangıçlı olması ve son bulması imkânsız
olan zâtın varlığına
[80] üstündedir
[81] isimlerinin
[82] işlerinin
[83] eserleridir
[84] sürgün
[85] başkası
[86] imkânsızdır
[87] göz
[88] sanat eserlerini
[89] gerçeği bilip anlama yeteneği
[90] sanatkârlık sıfatına sahip
olan Allah’ı
[91] yaratan
[92] Güneş Sistemini
[93] benzerlik gösteren, sanki
[94] kitap basan, kitap
baskısını yapan
[95] kabul edendir
[96] düzenli çizme aleti (cetvel gibi) dir
[97] çıkış yeri, yani
yapıcı güç kaynağı
[98] düzenleyici
[99]varlıkların
yaradılışlarına ait Allah’ın koyduğu düzen ve
kanunlarıdır
[100] gerçek olarak maddi
varlığı bulunan
[101] bütün varlıkları, birliği
ile idare ve emri altında tutan
[102] birliği ile beraber bütün
varlıkların her birisini kendi idaresi altında tutan
[103] tek ve eşsiz
[104] her şey her an ona muhtaç olup kendisi
hiçbir şeye muhtaç olmayan
[105] gerçek te’sir sahibi
[106] sebep
[107] Allah’ın sonsuz gücünün
[108] bizi şekillendirenimiz
[109] sonsuz güzellikler ve güç sahibi (Allah)
[110] benzersiz, eşsiz olan sonsuz hikmet
sahibi ve her şeyi gayelere göre yapan zat (Allah)
[111] ikramları, ihsanları çok olup
bağışlar yapan (Allah)
[112] birçok parçalardan
yapılmış ve bütünü içine alan şey
[113] bir bütünün her bir parçası, az,
küçük
[114] bir şeyin parçası
[115] bir bütün halinde olan. Eksiksiz ve tam
olan
[116] kendisi hayat sahibi olup
her şeyi varlıkta tutan (Allah)
[117] yeniler
[118] başkalaştırıp
[119] manevi ve dini hislerle coşmuş olan
[120] coşma neticesi olarak dönen
[121] Güneş sistemini
[122] canlandıran
[123] böcekleri
[124] zincir halkaları gibi
birbirine bağlı şekilde
[125] Güneşi gezegenleriyle
[126] işler, hareketler
[127] Güneş ve Ay’ı
[128]
canlıların
[129]birbirine benzeyip
karışmayı önleyen farklılıklar.Benzememeyi netice
veren işaret ve şekiller.
[130] dıştaki
[131] içteki
[132] yıldızlar
[133] güneşler
[134] yoktan var etmek, yaratmak
iddiasında bulunamaz
[135] sonsuz güç
[136]
özellikle
[137] yönelmiş
[138] bakan
[139] varlığı başlangıçsız
güneşin. (Bu kelime teşbih= benzetme yoluyla Allah’I bildirir.Yani
Allah’ın isim ve sıfatları bütün varlıkları
kuşatır.)
[140]
isimlerinin tecellisine ve tesirine
[141] imkânsızlıkların
[142] gerçekliği olmayan
[143] herşeyi tabiata
dayandıran inkârcı filozofların
[144] sanatlı eserleri yapan
[145] hükümler ve kanunlardır
[146] varlıkların
yaradılışlarına ait Allah’ın koyduğu düzen ve
kanunlarıdır
[147] kanun ve düzeni yapan
[148]
(Allah’ın) sonsuz gücüne ve şerefine uygun düşmeyen
şeylere karşı bir perde (gibi) dir
[149] etkilenen
[150]
yaratılan şeydir
[151] yaratıcı
[152] düzgün çizme ve şekillendirme
âletidir
[153] çıkış yeri yani
yapıcı güç kaynağı
[154] sebeplere taparcasına
bağlanan
[155] sebebin neticesi
[156] sanat eseridir
[157] vasıtaları, sebepleri
[158]
terbiye ve idaresine
[159] ortak etsin
[160] yoktan var etmek
[161] çeşitli şeyleri
birleştirerek bir şey yapmak
[162] kolay
[163] özellikler
[164] hallerini, durumlarını
[165] yaradılış
[166] ortak
[167]
Rab olma, yani bütün varlıkların sahibi ve terbiyecisi
sıfatına sahib olmak
[168] imkânsızlıkların
[169] canlı varlığı
[170] hayatı boyunca kazanacağı
özelliklerini ve geçireceği değişik durumlarını
[171] sonsuz kutsallığa sahib
olan ve hiçbir noksanlığı olmayan zâtına
[172]
güzelliği
[173] tertemiz
[175] baştan başa
[176] bütün varlıkları
[177] süslendirip
[178] ardısıra, sürekli olarak
[179] vasıflandırma, özelliklerini
gösterme
[180] alınıp
[181] hikmet, gaye ve faydalara göre
düzenli yöneten
[182] alt üst
[183] bedendeki hücreleren
[184] gezegenlerin
[185] ölçüsüyle
[186] isimleriyle
[187] eşi ve benzeri
[188] dengi ve benzeri
[189] misil ve eşi
[190] kulluğunla
[191] kat kat